25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yas bencildir

Madonna’nın 1990 tarihli dokü-drama filmi “Truth or Dare” ya da daha çok bilinen ismiyle “In Bed With Madonna”, beklenen ölümlerden önce tutulan yasın, acıyı hafiflettiğini anlatan bir cümleyle başlar. Bu bilgece düşünce, gerçeklerle yüzleşmeye tahammül eşiği düşük olanlar için bir kurtuluş yolu, bir nevî bünyeyi şoktan koruma yöntemidir.
27 yaşındaki başarılı sanatçı Amy Winehouse, iki gün önce, Londra’daki evinde ölü bulundu. Belalı aşkı Blake’le yaşadığı çalkantılı ilişkisi sırasında uyuşturucu illetine bulaşmıştı. Babası bile bir gün kızının öleceğini kabullenmiş, sadece bunun ne zaman olacağını bilmediğini beyan ediyordu. Ölüm tarihi hakkında bahis siteleri açılıyor, tabloid gazetelere skandallarıyla manşet oluyordu. Beklenen son 23 Temmuz 2011’de gerçekleşti. Hayranları, ya da benim gibi koyu hayranı olmasa bile içten içe bağ kuran ve takip edenler de uzunca bir süredir kendini hazırlıyordu. Çünkü malum son adım adım geliyordu.
Ölüm haberleri sosyal medyaya düşer düşmez bizim hoyrat Twitçiler de olaya müdahil oldu. Testiler mi kırılmadı, içlerin yağı mı erimedi, neler neler. Tanrı’dan bile daha yargılayıcı insanoğlu, yine kendinden farklı olanı, başına gelenleri hak ettiği yönünde itham ediyordu. Herkesin bizim kadar güçlü olamayacağını, herkesin acılara sırtını dönüp hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağını, hele ki Amy gibi depresif, çevresi tarafından darphane gibi görülen, rehabilitasyona yatırılmak yerine turne için diyar diyar gezdirilen bir insanın yaşayacağı yalnızlık duygusunun çok daha ağır olabileceğini düşünmek bile istemiyorduk. Çünkü önümüzdeki durumun zahiri kısmı çok açıktı: Tuzu kuruluğundan ne yapacağını şaşırmış, dengesiz, marjinal ve belasını arayan! yeniyetme bir şarkıcı. Öyle ya, 40 metrelik yat alıp, 5000 metrekarelik triplekslerde martini yudumlamak varken, kendini harap etmek de neyin nesi?
Diğer yandan, “Afrika’da susuzluk var, onlarca şehidimiz var, onlara üzülmüyorsunuz da bu mu kaldı?” diyenler feryat etmeye başladı. Unuttukları bir şey var ki, o kızdıkları kitle her terörist saldırı sonrası “Barış istiyoruz” dediğinde, “Ne barışı lan, intikam, intikam!”cıların sözlü saldırılarına maruz kaldı. Zavallı bebeler suya bulanmış un bezelerini yerken, Afrika’ya yardım götürülsün diye bağış yaptıkları derneğin yöneticileri, elin memleketinde ceplerini doldurdu. Esasen açıklama yapmak bile çok abes, çünkü bu durumların katiyen birbiriyle en küçük bir ilgisi yok!
Ayrıca yas bencildir. Kendi anneannemizin ölümüyle, arkadaşımızın hiç görmediğimiz anneannesinin ölümünün bize hissettireceği acı farklıdır. Bizim anneannemiz soba üzerinde közlenen kestane demektir, bayramda öpülen nasırlı el demektir. Sandıktaki naftalin kokusu demektir. Yani yitip giden anneannemiz değil, anılarımızdır. Onları bir daha yaşayacağımız umududur. Amy de şarkılarını bizden söküp gitti, onlara yapışıp kalmış anılarımızla…

Diyeceğim o ki, bu topraklarda bir ölüm olduğunda en acı ağıtlar yakılır ama en korkunç cinayetler de bu topraklarda işlenir. Samanlıklar, büyük şehirlerdeki kulüplerin darkroom'u görevini görür de, körpecik kızlar camdan baktı diye canlı canlı gömülür. Bu toprakların insanı, aslında karşısındaki farklı olduğu için değil, karşısındakinde kendi aksini gördüğü için herkese düşmandır. Adama yas bile tutturmazlar. Bari gidenin ardından üzülme hakkımız saklı kalsın.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

12 Temmuz 2011 Salı

Ebeveynmetre

Uzun zamandır insanları tanıyalım köşesine yazmıyordum, bugün yazasım geldi. Sujemiz: Ebeveynler. Çocuk yetiştirmek zor iştir. Yetiştirme metodu seçmekse ondan zor. Hele bir de ailenin büyükleri işe fazla karışıyorsa, her kafadan bir ses çıkıyorsa ortalık Cennet Mahallesi'ne, çocuk da aşureye döner. Her yeni on yılla birlikte saçma sapan çocuk yetiştirme trendleri çıkıyor, kafalar karışıyor. İşte bugün, bu akımlar ışığında şekil alan ebeveynler ve patetik çocuklarını ele alacağız.

1- "Allah verdi, büyür büyür"cüler: Sanırım ülkemizde en çok bunlardan var. Doğum makinesine dönüşmüş zavallı annenin hamile olmadığı en uzun süre üç aydır. Ev, bir devlet okulunun kreşindeki kadar çocuk barındırır. 2000 desibel ölçeğinde ses, nefes alıp verdikçe yeşil yeşil baloncuklanan sümükler, besleme usulü kesilmiş kahküller ve her çocuğun eline tutuşturulmuş yarım somun ekmek anahtar kelimelerdir. Onlara göre bebek Allah'tan gelir, dolayısıyla rızkı da. Bu über abuk düşünce ne kadar gerçeküstüyse, en yakın sağlık ocağından ücretsiz kondom almak ya da spiral taktırma fikri de o kadar gerçektir.
2- "Görkeeem, nerdesiiiin"ciler": İlk kategoriden sonra en çok rastlananı da budur bence. Çünkü bu ebeveyn türüne hem metropollerde, hem gettolarda hem de daha küçük yerleşim birimlerinde birden rastlanır. Aile, zamanında büyük umutlarla büyük şehre gelir. Hem ekonomik hem sosyal olarak uyum zorluğu yaşasa da iyi kötü geçinir. Ama çocuk yetiştirme tarzları ne şehirli ne de köylüdür. Çocuk sabah 8'den itibaren sokağa salınır. Eğer annemizin aklına gelirse arada camdan bakarak "Görkeeeem (e'ler ince), nerdesiiiiiiin" diye bağırır, Görkemcik hala sağ ise "Burdayım yaaaaaa" diye bağırır. Eve gidip domates, peynirden oluşan sandvicini yer ve akşam 9'da eve girer. Girmese de yokluğu anlaşılmaz. Bu ebeveynlerin çocukları, anne-babalarıyla az zaman geçirdikleri, kendileriyle yetişkin gibi konuşulmadığı ve dikkate alınmadıkları için empati yoksunu olurlar, dolayısıyla ne çevre duyarlılığı, ne de başka canlıların yaşamlarına saygıyı öğrenebilirler. Öğretmenlerini sinir hastası etmede on numaradırlar, çoğunlukla sınıftaki ders dinleyen azınlığın dikkatini de bunlar dağıtır. Tek elde etme yolları gürültü, taşkınlık ve "Banane, istiyom yaa" diye bağırmaktır. Birkaç yıl sonra da dehşet saçmak...
3- "Muzunu evde yersin"ciler: Bu grubun, 1980'lerin ikinci yarısına kadar dünyaya getirdikleri çocuklar olmasa şu anda öğretmenler G3'lerle derse giriyor, bizlerse savcılara özel koruma için yalvarıyor olabilirdik. Genelde memur olan bu ebeveynler, komşulara gürültü olmasın diye saat 10'dan sonra televizyonun sesini kısarlar. Küçük yaşlardan itibaren çocuklarına empati kurma, 'sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma' bilincini doğru bir şekilde aşılarlar. Sokağa asla çöp atılmaz, atıldığı görülürse güzelce uyarılarak çöp kutusuna atılması sağlanır. Çocuklarının beslenme çantasına muz koymayanlar da yine bu ebeveynlerdir. Artık 50'lerinin başında olan bu anne-babalar, çocuklarını aşırı saygılı, cahiller ve görgüsüzler tarafından sinik ve pasif olarak adlandırılacak kadar 'medeni' yetiştirdikleri için arada pişman olurlar. Ama hala en ideal çocuk yetiştirme yöntemi onlarınkidir.
4- "Tuanasu kreşini kendi seçicek taam mı"cılar: Bu ebeveyn türü, 90'ların ikinci yarısında ortaya çıkmış ve günümüzde hala varlığını sürdürmektedir. Aklıevvel psikologların "Çocuklarınızla arkadaş olun" nasihatinden sonra kendilerince fark yaratacağını düşünen şaşkın ebeveynler, 5-10 yıl sonra götü boklu çocuklarıyla enseye şaplak olduklarında gerçeği anladılar da yine anane yöntemlerine dönüş başladı şükür ki. Bu anne-babalar çocuklarının ultrason fotoğraflarını hello kitty'li manyetlerle evlerinin giriş kapısına asarlar. 9 ay boyunca video, fotoğraf çeker, günlük tutarlar. Kendilerinin ne kadar modern, hiper Avrupalı olduklarını sansalar ve henüz barbunyaya benzeyen bebekleri için Anjelika, Jacques Berkcan gibi söylemesi acaip meşakkatli isimler seçseler de, taraflardan birinin hacı ana-babasının nuh nebiden kalma ismi yadigar olarak eklenir nüfus kağıdına kaçınılmaz olarak. Elbette ortaya Şehriban Melissa gibi ucubik bir isim çıkar. Bu çocuklar genelde ortaöğretim mezunu doğarlar. Daha doğarken dalgıçlık simülasyonu yaptırılan zavallı bebecik, 5 yaşına gelmeden, 20 yaşındaki ortalama bir insanın tecrübelerine nail olur. Bungee jumping yapmıştır, babasının kucağında paraşütle atlamıştır, Savannnah Çölü'nde çitalarla poz vermiştir ve 30 yaşına geldiğinde yapacak tek şey, ya günde 35 saat çalışarak hayatına anlam kazandırmak ya da damarlarında, kanına oranla yüzde 40 daha fazla bulunan sentetik uyarıcılarla semalara havalanmak olacaktır. Anahtar kelimeler: Amerikan, traş, özgüven, patlama, yaz, kamp, from, M&M's, to, LSD.
5- Organik takıntılılar: Kötünün iyisi olarak adlandırdığım bu grup ebeveynler, "Muzunu evde yersin"ciler ve "Tuanasu kreşini kendi seçicek taam mı"cıların ortasında yer alır. Anne veya babadan biri mutlaka 90'ların cukkayı götürmüş reklamcısı veya medya çalışanıdır. Purosunu içerken bir yandan da millete gevrek gevrek "Yea bu metropol sıktı beni, you know. Egzoz, keşmekeş, hayat bu değil, dude" derken, içinden "Parsayı kaptım, hem artık çağ internet çağı, American Siding'li köy evimden de yaparım işimi" demektedir. Ege'de balta girmemiş bir yerde ev yaptırılır. Alarmlar takılır. Kümesler, bostanlar vesaire de unutulmaz. Tohumlar bile organik seçilir. Annemiz iyi bir okuldan mezundur. Arkadaşlarının "çocukla arkadaş olma" yöntemlerinin ellerinde patladığına doğrudan şahittir. Bu yüzden çocuklarını, hem anne-baba olduklarını hissettirerek hem de özgüvenlerini kazandırarak eğitirler. Çocuğun okulda kullandığı kalemin bile organik olmasına özen gösterilir. Ağzına aldığında boyaları kanser yapmasın diye kalemden bir örnek Los Angeles'a analize gönderilir, Ağustos sonunda bağdan alınan ilk mahsullerin değerleri çıkarılır. Merkeze inildiğinde Dettol yara sprey ve sabunları bol bol zulalanır. Ne kadar kendilerini doğaya teslim etmiş sansalar da aslında bir şehirliden daha şehirli ve izole yaşamaya devam etmektedirler. Çocuklarının Scotch Brite eldivenle inekleri sevmesi ya da peynir altı suyunun değerlerini ezbere biliyor olması bu gerçeği değiştirmez.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Şiirleri de vururlar

Yıl 1991. Ben beş yaşındayım. Hadi Bakalım şarkısı her yerde çalıyor, benim de daha hamur halindeki belleğime zamk gibi yapışıyor şarkı. "Hadi bakalım, kolay gelsin. Bir acaip zor yarış..." Annemden, bana o şarkının olduğu kaseti almasını istiyorum. Çıkıyoruz çarşıya. Silivri'de, şimdilerde yıkılıp yerine korkunç bir alışveriş merkezi dikilmiş çarşı meydanındaki kasetçiye gidiyoruz. "Sezen Aksu'nun son kaseti var mı?" Kasetçi rafta yer alan belki 30 kaset içinden bir tanesini alıp tezgaha koyuyor. Çok heyecanlanıyorum. Kızıl küt peruğu, gözlerinden belli belirsiz seçilen hüzün ve her an gülümseyecekmiş gibi duran kıpkırmızı kalın dudaklarıyla Sezen Aksu'nun yüzünü ilk kez bu kadar detaylı görüyorum. Çıkışta, bir iş için on dakikalığına adliyeye uğruyoruz. Ben ahşap bankta otururken kasetin jelatinini açıyorum. Kartoneti çıkarıyorum. Ne yazılanları anlayabiliyorum, ne de "Hadi Bakalım"dan başka bir şarkısını biliyorum. İçinde hiç resim de yok, hay aksi.
Eve gidiyoruz. Kaset teybe takılıyor. Dön babam dön, belki 5 kez arka arkaya dinleniyor. Hareketli şarkıları seviyorum. Albüme adını veren Gülümse ise çocuk aklımı bulandırıyor, çok melankolik geliyor o yaşlar için. "Tut ki karnım bacaksı" şeklinde anlıyorum üstelik her defasında. Sonra Aksu'nun bütün albümleri sırayla alınıyor. Şarkılar tek tek ezberleniyor.
Ben büyüyorum. Çıktığı gün aldığım Deli Kızın Türküsü'ndeki Dua'nın Madımak kurbanlarına yazıldığını, hayatımda sahip olduğum ilk kasete ismini veren şiirin sahibi Kemal Burkay'ın kim olduğunu onlu yaşlarımın sonunda öğreniyorum.
Bildiğiniz üzere şair Kemal Burkay, bir ömür denebilecek kadar uzun bir süre sonra ülkesine dönüyor. Beni bu yazıya yazmaya itense sosyal medyadaki yansıması. Hatrı sayılır bir süre Twitter'ın Trending Topics'inin üst sıralarında yer alan Burkay, şimdiden döneceğine pişman edilecekmiş gibi duruyor. Kimi "Kemal Burkay kim yeaa" diyor, kimi "Gülümse'yi bu adam mı yazmış vay amk" diyor, kimi ise klasik vicdan popülizmi yaparak neredeyse şairi bugünkü keşmekeşin sorumlusu ilan ediyor.
30 yıldır dinmeyen kan dinsin diye elini taşın altına koyan, üstelik derdini nakış gibi mısralara işlemiş, beğensek de beğenmesek de her zaman konumunu ve değerini koruyacak işlere imza atmış insanları karalamak bu kadar kolay olmamalı. Hadi diyelim ki o kişiden nefret ediyoruz, ya şiirlerin, şarkıların suçu ne? Gülümse albümü hiçbir milliyetçinin evinde yok mudur? O şarkıyı dinlerken herkes kendince bir anlam yüklememiş midir?
Fikirlerden, şiirlerden, kitaplardan korka korka hem paranoyak hem komplo teorisi fetişisti hem de manik depresif bir ülke olduk çıktık. Kirli önyargılarımızı şiirlere, şarkılara bulaştırmamalı,
kaba etlerini sağlama alıp oturduğu yerden savaş çığırtkanlığı yapanlara inat gülümsemeli.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

7 Haziran 2011 Salı

Julia'nın Gözleri ve görmenin iktidarı

Okuyacağınız bu yazı, Julia's Eyes filmi hakkında bilgi içermektedir.

Görmek iktidarsa, göz muktedirdir. Peki ya görülen? İşte Julia's Eyes (Julia'nın Gözleri) filmi, bizleri bu soruyu sormaya iten başarılı bir gerilim filmi.
Guillermo Del Toro'nun ucundan kıyısından da olsa bulaştığı filmler, zaten pek hayal kırıklığı yaratmıyor. Guillem Moralles'in yönetmenliğini yaptığı filmde Del Toro, yapımcılık görevini üstlenmiş. Film, içinizdeki korku makinesinin zembereğini sonuna kadar kuran bir açılışa sahip. Tekinsiz bir atmosfer, yağmurlu bir hava, sinirleri geren bir müzik... İki rolü birden başarıyla üstlenen Belén Rueda'yı bu ilk sahnede, peşindeki 'bir şey'den kaçan ve kurtuluşu, kendini evinin bodrumunda asmakta bulan kız kardeş Sara olarak görüyoruz. Ama üstünde durduğu tabureyi aniden deviren ayak, oturduğunuz yerde zıplamanıza yol açarken soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Genetik bir görme sorununa sahip ikiz kardeşler Julia ve Sara (Belén Rueda), ayrı şehirlerde yaşar. Uzun süredir görüşmemektedirler. Sara bir gece intihar eder ve Julia, ikizinin öldüğünü hisseder. Ertesi gün kocası Isaac (Lluís Homar)'le birlikte Sara'nın evine gider ve olaylar gelişir. Kardeşinin görme umudunu yitirdiği için intihar ettiğini düşünen Julia da aynı girdaba çekilmeye başlar. Gerçek ise oldukça farklıdır. Aslında Isaac, Sara'yla birliktedir ve tek derdi bu gerçeği karısından saklamaktır. Uygun retinayı bulmasının ardından ameliyat olan fakat görme yetisini kazanamayan Sara, hem sonsuz karanlıktan hem de peşindeki 'şey'den kurtulmak için intiharı seçmiştir. Julia'nın düğümleri tek tek çözmesiyle köşeye sıkışan Isaac, retinalarını karısına bağışlayıp intihar eder. Julia ameliyat olur ve dört gün boyunca sargıları açılmamalıdır. Kendisine hasta bakıcı olarak tahsis edilen Ivan (Pablo Derqui), başlarda oldukça ilgilidir. Hatta aralarındaki ilişki giderek romantik bir hal alır.
Julia, Ivan'ı adeta Isaac'in yerine ikame eder. Ama yanlış ata oynamaktadır. Çünkü Ivan, kardeşinin
ölümüne sebep olan 'şey'in ta kendisidir. Yıllarca görünmez olduğuna inanmış hasta ruhlu Ivan (Aslında bu karakterin adı Ivan bile değildir. Gerçek hasta bakıcı Ivan, katil tarafından öldürülmüş ve derin dondurucuya konmuştur), kör kadınlara musallat olarak benliğine mevcudiyet kazandırdığuna inanır. Onların eli, kolu olur. Çünkü bir tek körler, gelişen duyularıyla onu fark edebilmektedir. İşte bu yüzden Sara ve daha sonra da Julia, Ivan'ın oltasına yem olurlar. Bu iki kadının görme umudu ise Ivan'ın tek düşmanıdır. Görmeye başlarlarsa, artık Ivan'a ihtiyaçları kalmayacaktır ve daha da kötüsü, yine görünmez olacaktır. Bu yüzden tek çare iğneyle onları kör etmektir.
İşte Julia's Eyes, böyle bir konuya sahip, paranormal öğeler barındırmayan ve ayakları mümkün olduğunca yere basan bir film. Bittikten sonra sizi, Ivan hakkında düşünmeye sevk eden bir film aynı zamanda. Kimsenin dikkatini çekmediği için kendini görünmez olduğuna inandıracak kadar hayalperest, bu duygunun verdiği cesaretten dolayı korkunç cinayetler işleyecek kadar mental sorunlu bir karakter (tipleme demek daha doğru olur belki) Ivan. Katilin doğaüstü bir varlık olduğu kanısına varmaya başladığınız filmin ortalarında, otel koridorunu 'şey'in gözüyle görürken şahit oluyoruz aslında ne kadar büyük bir kayıtsızlığa maruz kaldığına. Kimse ona bakmıyor, yan gözle bile. Kimse fark etmiyor. Bir ruh gibi geçip gidiyor kalabalıkların arasından. Ivan'ı merhametsiz bir ölüm makinesine çeviren kayıtsızlık, bize de bazı sorular sorduruyor. Acaba biz de geçtiğimiz koridorlarda, fark edilmenin iktidarından mahrum bıraktığımız 'şey'leri, ardımızda birer Ivan olarak bırakıyor olabilir miyiz? Kim bilir.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

11 Mayıs 2011 Çarşamba

'Yeni dünya düzeni'ne doğru 'anarşik' adımlar

"Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım."

-Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe

Bin Ladin öldü mü, ölmedi mi? Son on yıldır yaşanan büyük afetler HAARP'ın işi mi? Ortadoğu ayaklanmaları için kim düğmeye bastı? Gerçekten paralel evrenler var mı? UFO'lar soğuk savaş döneminde icat edilen casus araçlar mı? Daha nicelerini ekleyebiliriz bu sorulara. Bir gün içinde binlerce görsele maruz kalıyoruz. Haberler, reklamlar bizi dürtüyor, "Bak ben buradayım, heyy bu tarafa" diye etimizi kanırtıyor. Bir yandan kendi hayat gailemizle uğraşırken diğer yandan, dünyanın bir ucundan, belki haritada yerini bile gösteremeyeceğimiz yerlerde katledilen insanların görüntülerini izliyoruz, taze fasulyenin kan kırmızısı salçalı suyuna ekmek bandırırken. Kendi halimizi unutuyoruz bir an, "Çok şükür" diye iç geçiriyoruz. SMS'lerle 5'er lira gönderip afet bölgesine, "Damlaya damlaya göl olur" diyoruz, içimizi rahatlatıyoruz. Ama hep bir soru işareti kafamızın içinde; bu yaşananların ne kadarı gerçek? Gerçekse bize aktarılanın haricinde daha neler var? Yoksa gerçeklik yeniden yaratılıp bize esas gerçek diye yutturuluyor olabilir mi?
Üstat Baudrillard'ın Simülakrlar ve Simülasyon kuramı, tam da bu meseleleri işaret eder. Burada anlatmaya ne zaman, ne mecal var. Lütfen araştırın ve üstünkörü de olsa fikir edinin. Modernizm, ardından postmodernizm, sanayileşmenin getirdiği çevre felaketleri, kapitalizm, bireyin, çalıştığı fabrikada önünden geçen parçanın, hangi bütüne ait olduğunu bilmemesine öykünen parçalanmışlığı, ruhsal sorunlar, cinnet... Bunlar yetmezmiş gibi habire bizi dürten, aptala çeviren medya.
Az sonra, aslında uyanışın simgesi sandığımız şeylerin, bize bu şekilde yutturuluyor olup olamayacağını irdeleyen bir yazı okuyacaksınız. Yani, ben de bir şekilde komplo teorisi üretmiş olacağım. Durun, vazgeçtim; sorgulamak diyelim biz en iyisi.

Kuantum teorisi

Aydınlanma çağından itibaren hızla yayılan pozitivizm, tam Türkiye'ye sirayet etmiş, septik olmaktan en uzak adama bile "görmediğime inanmam gardaş" dedirtmeye başlamışken kuantum belası açıldı başımıza. Artık altın günü randevularını facebook üzerinden yapan teyzeler, "Kuantuma inanıyorum ben şekerim" demeye başladılar. Düşünce gücünün önemini vurgulayan aforizmalar, "Yapabilirsin aslanım" başlıklı yapmacık ötesi kişisel gelişim kitapları da cabası. Aslında yıllardır kültürümüzde var olan "iyi düşün, iyi olsun", "aklına gelen başına gelir" ana temalı görüşlere bilimsel dayanak kazandıran kuantum fiziğinin fitili, Einstein'ın, 20. yüzyıl başlarında, zamanın göreceli olduğunu ortaya koyan izafiyet teorisiyle ateşlendi. Dahi bilim adamının sonraları açıkladığı genel görelilik ise cisimlerin sahip olduğu kütlelerin, zamanı bükebilme özelliği olduğunu söylüyordu. Fotonların, gözlemlendiklerinde kimi zaman dalga, kimi zaman parçacık şeklinde hareket ettiğinden yola çıkan kuantum, klasik fizik anlayışını yerle bir etti. Bununla beraber, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi de bir atomun hızı tespit edildiğinde yerininin belirlenemediğini, yeri belirlediğinde hızının tespit edilemediğini ortaya koydu. Bu görüşe göre insan gözlemlediği her şeyi etkilemekteydi. Atomun bileşenlerini bir arada tutan ve devinimini sağlayan etken ise hala araştırılıyor. Şimdiye kadar ortaya atılan teorilere göre, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın da peşinde olduğu 'şey', dörtten fazla boyuta sahip, dolayısıyla bizim henüz göremediğimiz, sicim şeklinde salınan parçacıklar olabilir. Tüm bu bilimsel devrimler ve beraberinde getirdiği felsefeler nihayetinde şunu söylüyor: Yaptığımız her seçim, doğrusal zaman çizgimizde çatallanmalar yaratıyor. Yani bu görüşe göre, bizim bir sürü varyasyonumuz uzay - zaman boşluğunda, farklı farklı hallerde bulunuyor. O evrenlerden birinde biz rock yıldızıyken, Lady Gaga ise hasta bakıcı. İtiraf edin; çok heyecanlı. İşin magazin kısmı bizler için eğlenceli tabii ama kimi bilim adamlarına göre kuantum, uzun yıllar önce miadını doldurdu. Ne var ki bir sürü akademisyen bundan hala ekmek yemekte çünkü kuantum endüstrisi iyi para ediyor. (Fizikçi okurlardan özür dileyerek bunları yazıyorum. Tamamen rast geldiğim kaynaklar, okuduklarım ve elbette kendi yorumlarımdan ibaret olan bu bölüm, bilimsel yanlışlıklar içerebilir.) Peki, bu teorinin 'yeni dünya düzeni'ne katkısı ne olabilir? Bizi yöneten 'gizli güçler', pozitivizmin bir halta yaramadığını düşünüp, kuantumu başımıza sarmış olabilirler mi? Bir söylenti vardır; deprem olduğunda Evanjelistler pencereye çıkıp "Mesih geldi, Mesih geldi" diye bağırırlarmış. Biz de bu korkunç keşmekeş içinde kendi Mesih'imizi arıyoruzdur belki. Dinle bilimin keskince ayrıldığı zamanlardan uzaklaşırken, bilim ve dinin iç içe girmeye başladığı, koyu kaderciliğin, yerini "Lan yoksa ben seçimlerimin sonucu muyum? Hobaa" nidalarına bıraktığı bu zamanlarda kuantum, ahiret anlayışını, maddesel dünyanın ötesinde başka dünyaların olduğunu, eylem ve düşüncelerimizin, hayatımızın işleyişini etkilediğini bize belletiyor olabilir mi? Kim bilir? Skolastik düşüncenin rövanşı olan pozitivizm, aynı kaynak tarafından rafa kaldırılıyor, semavi dinlerin kıyamet alameti diye söylediği şeyler, bizzat insan eliyle ete kemiğe bürünüyor, yani kehanetler gerçek olmuyor, gerçeğe dönüştürülüyor olabilir pekala. Buna giden en kestirme yol da insanları, gördüklerinin haricinde 'evren'lerin de olduğuna inandırmaktan geçiyor. (İlluminati'nin 1995 senesinde bastığı oyun kartlarında çok ilginç resimler ve temalar işlenmiş. Sanki günümüzde yaşanan felaketlerin ön gösterimi yapılmış. Göz atmakta fayda var)

Palahniuk ve "Kredi kartını kıvırıp kıçına sok dostum" söylemi

90'ların sonuna gelindiğinde, insanların pek de içinde bulundukları ahval ve şeraitle ilgilenecek halleri yoktu. Clinton, Monica'nın lacivert elbisesinde bıraktığı 'beyaz leke'den kurtulmaya çalışırken, Özal'ın Küçük Amerika hayalleri vefatıyla çoktan yarım kalmış, şeriat korkusuyla tir tir titreyen Türk halkı, Sincan'dan hareket eden tankların metalik sesiyle irkilmişti. Faili meçhul cinayetler, PKK'nın artmaya devam eden şiddeti, Van Gölü Canavarı'yla popülerlik yarıştıran Enflasyon Canavarı, Çankaya önünde soyunan, sonraları albüm çıkaran kofti eylemciler, Kumkapı cinayeti derken sanki bugünlerin şizofrenik hallerinin işaretini veren bir on yıl geride kalıyordu. Fight Club (Dövüş Kulübü) adlı film, tam da böyle bir dönemde girdi hayatımıza. Aralık 1999'da ülkemizde gösterime giren Fight Club, günümüzün dayattığı yaşam biçimini iliklerine kadar yaşayan, fakat ortaya çıkan fizyolojik - psikolojik sorunlar sonucu yine elleriyle mikro düzenini alt üst ederken, kendine suç ortağı olarak yarattığı Tyler Durden isimli alter egosuyla, savaşını makro düzleme taşıyan 'sistem mağduru' bir adamın hikayesini anlatır. Chuck Palahniuk'in aynı adlı romanından uyarlanan ve Twentieth Century Fox stüdyosu tarafından dağıtılan bu devrimci! film, kuşkusuz ki hamburgerinden son bir ısırık almak için hamle yapan 'modern insan'ı birkaç saniyeliğine duraklattı. Ama o kadar. Evet, Fincher'ın yönettiği film sinematografik olarak önemli bir konuma sahip, konusu zamanına göre oldukça orijinal... Ama o kadar. Bu film, kimlerin hayatına dokundu, kimlerin hayatını değiştirdi bilinmez ama bendeki etkisi kalıcı olmadı. Neredeyse kendi başına bir endüstri yaratan film, yan ürünleriyle, geçmek bilmeyen popülaritesiyle sahibine bir servet kazandırdı. Palahniuk'in, doktorasını yaparken, belki de ulvi amaçlar ve idealist düşüncelerle kaleme aldığı roman, kendisini tam da eleştirdiği noktaya taşıdı. Bu noktada da samimiyet yitirildi. Bize "gökdelenleri havaya uçurun, kredi kartınızı tırnak törpüsü yapın, paralara poponuzu silin" diye nasihat veren adam, rezidansından tweet'ler atmaya başladı. (Bu noktada Sinan Çetin'in "İnsanlar parayı bulana kadar sosyalisttir. Param yokken ben de sosyalisttim" şeklindeki fazlasıyla Ayn Rand'cı ve sığ görüşü maalesef hak verilir hale geliyor.) ekşisözlük'te refrigeratorr isimli kullanıcının şu entry'si her şeyi anlatıyor sanırım:
"medeniyeti alt üst edeceğiz. dünyayı daha iyi bir yere çevireceğiz." neden yayınevleriyle anlaşıp kitap satmak, hollywood'a film pazarlatmak yerine, yazdıklarını korsan olarak halkın tüm kesimlerine ulaştırmayı amaçlayarak gerçek bir isyan başlatmayı tercih etmedi, fight club'ın entel gerizekalı kapitalist düzenci mahluklar tarafından "abi fincher brad pitt hastasıyım ya mükemmel bir film, kesin gidip dvdlerini afişlerini almalıyım" şeklinde bahsedilmesine ortam hazırladı?"
"...adamın sözlerinin bir kısmının gayet doğru mesajlar verdiğini inkar etmek aptallık olur ancak bu adamın düşünceleriyle yazdıklarının her zaman örtüşmediğini de anlamamız gerekiyor. komplo teorisyenci ulusalcı milliyetçi mallar gibi bir izlenim bırakmak istemem ama, kapitalist sistemin, anarşiyi, sisteme başkaldırıyı kurgusallaştırarak önemini azaltan bu adamın varlığından memnun olduğunu ve dahi sistemin bir oyunu olarak piyasaya sürülmüş olabileceğini düşünüyorum. chuck'ın bu işten olabildiğince para kazanmaya çalışması da kendisinin eğilimlerini belli ediyor zaten. anarşi, kapitalizm, görüntü odaklı özenti eğilimli toplum, markalar falan gayet iyi biçimde topluma anlatılarak uyanmaları sağlanabilecekken, sadece bir filmin konusu olarak insanların beyinlerine kazınmış durumdadır. böyle bir isyan başlatmak veya toplumun bu durumunun içler acısı halde olduğunu düşünmek, gerçek hayata uygulanabilir bir şey değildir, filmdir, romandır o, biz yine kokuşmuş sistemin piyonları olarak hayatlarımızı nefret ettiğimiz işlerde, ihtiyacımız olmayan şeyleri alabilmek için, çalışmaya devam edelim."

Sistem tarafından bize alternatif olarak sunulan, bizimse kaçış bileti olarak algıladığımız şeyler, yine sisteme hizmet ediyor olabilir mi? 21 Aralık 2012 tantanası, yıllardır yaklaşan ama bir türlü çarpmayan göktaşı, bizi istila etmek üzere keşif gezilerine çıkan UFO'lar, yaratılacak olan kaos ortamının ve kafa bulandırmanın temeli mi? Ortadoğu'da başlayan ayaklanmalar, oradaki halkların özgür iradesinin bir eseri mi, yoksa daha acılı bir sürecin, 'gizli bir güç' tarafından atılmış ilk adımı mı? Bize sunulan, 'hiper gerçeklik'ten, tv'den izlediğimiz canlı savaş görüntülerinden, paint'te hazırlanmış sahte ötesi fotomontajlardan kuşku duymak, sonra bu kuşkudan kuşku duymak... Günümüzün korkunç paradoksu. Yine de şüpheci olmakta fayda var. Hatta bize şüphe duymamızı salık verenden şüphe duymakta bile...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

20 Nisan 2011 Çarşamba

Mizojini ve homofobi



"Girls can wear jeans (Kızlar kot pantolon giyebilirler)
And cut their hair short (Ve saçlarını kısa kestirebilirler)
Wear shirts and boots (Tişört ve bot giyebilirler)
'Cause it's OK to be a boy (Çünkü erkek olmakta bir sorun yok)
But for a boy to look like a girl is degrading (Ama bir erkek için kız gibi görünmek aşağılayıcıdır)
'Cause you think that being a girl is degrading (Çünkü sen, kız olmanın aşağılayıcı olduğunu düşünüyorsun)
But secretly you'd love to know what it's like (Ama içten içe, bunun nasıl bir şey olduğunu bilmek hoşuna giderdi)
Wouldn't you (Değil mi?)
What it feels like for a girl" (Bunun bir kıza nasıl hissettirdiğini)


Yukardaki dizeler, Madonna'nın "What It Feels Like For A Girl" şarkısının girişinden. Aslen The Cement Garden filminden, Charlotte Gainsbourg'un bir repliğinden alıntı olan sözlerin bugün yeniden aklıma düşüvermesinin sebebi, Malezya'dan gelen utanç verici bir haber. Yaşları 13 ile 17 arasında değişen 66 erkek çocuğunun, efemine hareketler sergiledikleri düşüncesiyle erkeklik kursuna gönderilmelerinde karar kılınmış. Zorlama yok-muş ve tamamen isteğe bağlıy-mış. (O yaşta nasıl bir gönüllülük söz konusuysa!) Kursta temel olarak fiziksel derslerin yanı sıra dini eğitim de verilecekmiş. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkede doğal olarak eşcinsellik yasak. Bu eğitimin amacı da kurs yetkilisi tarafından, çocukların ileride "travesti veya eşcinsel olarak zor bir hayat sürmeleri"ne erkenden engel olmak şeklinde açıklanmış. Bizde ancak Aliye Kavaf'ın aklına gelebilecek bu dahiyane fikrin, Malezya gibi muasır medeniyetler seviyesindeki bir ülkenin yetkililerince düşünülmüş olması, sabık vekilimiz için ne acı... Neyse.
Dünyada şaha kalkan bir muhafazakarlık akımı var ve doğu batı dinlemeksizin yayılıyor. Bu akımın ilk vurdukları ise her zamanki gibi eşcinseller ve kadınlar oluyor. Çünkü moderniteyi yaşayıp bitirmiş ülkelerden tutun, Angelina Jolie'nin pirinç lapası ve Vermidon götürdüğü ülkelere kadar ataerkillik hakim. Erkek olmak demek; güçlü olmak, egemen olmak demek. Siyasette, iş dünyasında, hatta sanatta bile erkek egemenliği söz konusu. Böyle bir ortamda eşcinsellerin ve kadınların baskı altında olmaması imkansız.
Bu ortamın en olumsuz getirilerinden biri homofobi, yani eşcinsellerden nefret etme. Bu nefretin sebebinin yalnızca, başkalarına hiçbir zararı olmayan ve her birey gibi kendinden mesul olan eşcinsellerin, heteroseksüel hemcinsleri gibi giyinmemeleri/davranmamaları olmadığını hepimiz biliyoruz.
Kadın gibi hissettiği için kadın gibi giyinen bir travesti, kimi ilgilendirir? Neden nefret uyandırır? Bilimsel verilerim yok. Uzun uzadıya anketler yapmadım ve insanları floresan ışıklı eter kokulu küçük odalara tıkıp korkunç deneyler de yapmadım. 24 yaşıma kadar okuduklarımdan, edindiklerimden yola çıkarak bu nefretin sebebini biraz daha belirginleştirmeye çalışacağım.
Hepimiz şahit olmuşuzdur, erkek gibi davranan kızların ailelerince övüldüğüne. "Erkek gibi kız", "delikanlı kız", "babasından iyi futbol oynuyor" gibi şeyler kulağımıza çalınmıştır. Kimse o kızların bir gün lezbiyen olacağını düşünüp yanağına şaplak atmaz. "Kızzz, kendine gel, az kırıt şööle bak anan gibi" demez. Çünkü erkek olmak ya da erkek gibi olmak avantajdır. Böyle kızlar kendini ezdirmez, kendisine yan gözle bakan erkeğe dersini kendi verir. Ama bir kızı da sevebilir. (Allah korusun nidaları)
Beri yandan bir erkek çocuğu, arkadaşının Barbie bebeğiyle oynadığında anneler telaşa kapılır. Eskiden, babaya bir şey çaktırmadan bebekler çöpe atılır, yerine oyuncak silah, polis arabası gibi "eril" oyuncaklar konulurdu. Şimdi ise "modern" anneler, kelebegiz.biz, kanatlianneler.com gibi sitelerin pudra pembesi forumlarında, "L'Oreal mi Wella mı yardım edinnnnnnnn" konusunun hemen altına "Benim Hasan Berk bebekle oynuyooo" şeklinde yardım başlıkları açıyorlar. Biraz felaket tellalı olan "Ayy sakın oynatma, büyüyünce gey olurmuş" diye feveran ederken, biraz daha aklıselim olanı "Benim Muharremcan da oynuyordu, şimdi aslan gibi, korkma" diye yüreklere su serpiyor. O çocuğun iç dünyasıyla kimse ilgilenmiyor. Çünkü o çocuğun cinsel yönelimi bir gün ortaya çıktığında, bunun vicdan azabını kaldıramayacaklarından korkuyorlar. Çocuklarıyla en çok ilgilenen bireyler olarak, kocalarının "Hep senin yüzünden oldu bunlar" şeklindeki suçlamalarından çekiniyorlar. Bu durumla yüzleşmekten korkmasalar, saç boyalarının tartışıldığı bir foruma değil, bir pedagoga danışır, maddi imkanları yoksa dahi tıbbi destek forumlarından bilgi alırlardı. Onların duymak istediğiyse sadece "Çocuğun eşcinsel olmayacak".
Sadece aile değil, okul ortamı da doğuştan eşcinsel yönelimli çocukların kabusu. Özdeşleştiği kızlarla oynayan çocuklar, bilinçsiz öğretmenlerce sınıf içinde uyarılıp rencide edilebiliyor. Daha da kötüsü, erkek arkadaşlarıyla oynamaya zorlanabiliyor. Bu da kimi zaman, o yaşlarda bilinçlilikle gerçekleşmeyen cinsel istismar ya da tacizlere davetiye çıkarıyor.
Mizojininin (Eski Yunanca kökenli, kadına duyulan nefret anlamındaki sözcük) ardındaki dini ve mitolojik sebepler, günümüz toplumlarında hala geçerli. Şeytani kadın, erkeğin artık kemiğinden yapılan kadın gibi inanışlar, kadınların netameli, kimi zaman ölümcül varlıklar oldukları inancını besliyor. Bu da, doğuştan erkek olma lütfuna erişmiş bireylerin kadın gibi davranmasını "garip ve kabul edilemeyecek" bir şey olarak belletiyor alttan alta. Yani aslında homofobinin altında, kadın düşmanlığı yatıyor. Erkek Fatma'lar baş tacıyken, annesinin ayakkabısını denerken yakalanan erkek çocuğu sopayı yiyor. (Son günlerde moda olan bir reklamdaki efemine karakterin yerine, "adam gibi adam" abisinin getirilmesi de ülkemizdeki homofobinin ve farklı cinsel yönelimlere tahammülsüzlüğün açık ifadesi.)
Umarım bu yükselen muhafazakarlık, daha farklı alanlara, daha yoğun şekilde nüfuz etmez. Zaten her şeyin müsebbibi de bu ucube kavram değil mi? Orta sınıf ahlakının omurgası. Kol kırılsın ama yen içinde kalsın. Gerçek muhafazakarlığı takan kim? Öyle görün yeter. Bu yüzden emerek büyüdüğümüz memeleri kapatmak için bu kadar çabalıyoruz, kadınların kafasını bez parçalarıyla sararak "var ama yok" hale getirmeye çalışıyor, adına da özgürlük diyoruz. Kadınları sevmiyoruz ve sevmemeye devam edeceğiz. Ta ki bütün insanlar, kadın (gibi) olmanın kutsallığını fark edene dek.

İlgili şarkı:

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

25 Şubat 2011 Cuma

Sosyal medyada adab-ı muaşeret

Sosyal medyadan uzak durmak, hatta internet kullanmamak birkaç yıl öncesine kadar 'cool'du. "Benim facebook hesabım yok" derken alınan haz, hiçbir şeye değişilmezdi. Ta ki durmadan aklımızı çelen arkadaşa uyduğumuz, "Nedir ya bu facebook, bir bakayım" dediğimiz güne kadar...
2007'den beri facebook kullanıyorum. Başlarda işlevini tam olarak anlayamamış, ilk birkaç ayımı arada bir çevrimiçi olup ilkokul arkadaşlarımı aramakla geçirmiştim. Sonra fotoğraf paylaşımları, derken videolar... Ucuz bir iletişim aracı olması ve kolayca organize olabilmeniz de cabası. Haliyle artık sanal alemin vazgeçilmezlerinden biri facebook ve Twitter.
Geçtiğimiz yaz sıkılıp profilimi kapatmıştım, ne var ki sokaktan bulduğum kediyi sahiplendirmek için yeniden aktive ettim ve o gün bugündür bir daha kapatmaya elim gitmedi.
Günlük hayatın birebir yansıması olmasa da benzer davranış özellikleri gösteriyoruz bu sitelerde. Bir başkasının duvarına yazılar yazıyoruz, paylaşımlarımıza istediğimiz kişiyi etiketliyoruz, yorum yapıyoruz... Neredeyse bir organizma haline gelen bu siteler, kendi içinde bir 'sosyal medya adabı' bile geliştirdi. Uzun zamandır arkadaş sayısını 170'ten yukarı çıkarmamaya özen gösterip, yavaş yavaş 190'lara ulaşan biri olarak, sosyal medyadaki alışkanlık haline gelen bu davranışlarımızı biraz irdelemek istiyorum.

Özel mesajlara geç cevap verme: Sanırım bu, messenger'dan ya da mail yollamanın popüler olduğu zamanlardan kalma bir alışkanlık ama artık bütün sosyal medyaya yayılmış durumda. Bir soru soru sormak için mesaj attığınız kişi size 2 hafta sonra dönüyorsa, bunu cool görünmek için yaptığından emin olabilirsiniz. (Belki çevrimiçi olmamıştır, mesaj kutusu doludur, geç görmüştür diyenler, çok iyi niyetlisiniz, kib öptüm bye)

Paylaşımları hususileştirme: Güzel bir video ya da yazı paylaştınız. 5 dakika sonra ana sayfada "bla bla and bla bla shared a link" yazısını gördünüz. Bir de baktınız ki sizin isminiz yok. Yani sizden gördüğü halde sizin profilinizden paylaşmayıp, linki tekrar kopyalayıp yapıştırmış. Bu davranış büyük ihtimalle, paylaşımın kendisi tarafından bulunduğu düşüncesini uyandırmak ya da "via xxx" şeklinde kişinin reklamını yapmak istememesinden kaynaklanıyor olabilir. Şahsen ben beğendiğim paylaşımları, gördüğüm kişinin üzerinden yapıyorum.

Ana sayfadan kişi gizleme: Hatır gönül işleri, bu sitelerin olmazsa olmazıdır. Sünnetçinizin oğlu sizi bulmuş, e eklesen bir dert, eklemesen bir dert. Hadi ekledik diyelim, "Bu ViDeoYu PayLasHmaYaN HıRısDiyanDır" şeklindeki paylaşımlarını görmek de kabus! Silsen burnu kalkık olursun, silmesen kendine zarar. O halde ne yapıyoruz, ana sayfadan "hide" yaparak gizliyoruz. Sizi kimin gizlediğini anlamak için de küçük bir taktik: Uzun zamandır notifications kısmında ismini görmediğiniz kişi 4-5 ay gibi periyodlarla eski - yeni paylaşımlarınızı beğeniyor ya da yorumluyorsa, bu; sizi gizlediğini ve ara sıra aklına düştüğünüzde profilinize baştan sona baktığını gösterir.

Doğum günleri: "Benim doğum günümü kutlamayanlarınkini ben de kutlamıyorum" şeklinde duyduğum ve bana "Kimin kutladığını nasıl hatırlıyorsun yav" dedirten garip trip. Tabii ki genel olarak kızlarda hakim.

RT etme vs. yeniden yazma: Özgün bir tweet yazıyorsunuz ya da sizin yaratımınız olan bir fotoğraf/tasarım paylaşıyorsunuz. 38 görüntüleme ve 2 RT alıyor. "E olabilir, nolcak" diyorsunuz ki ertesi gün bir de ne göresiniz? Sizin tweet'inizi birebir paylaşıp sonuna ":)" ekleyen biri, sizden daha az takipçisi olmasına rağmen 2.456 görüntüleme ve 100+ RT alıyor. Gel de çıldırma! Hırsızlıktan başka bir şey değil bu bana göre. Çok beğeniyorsan RT edersin, ha, o kişinin reklamını yapmak istemiyorsan paylaşımına da müdana etmezsin.

Tweet silme: Birine hitaben yazdığınız cevabı, hemen akabinde silmek demek oluyor efenim bu. Bence sosyal medyadaki en garip ve en ayıp davranış. Benim de "Hahaha", ":)))", "Evet" şeklinde tweet'ler sildiğim oluyor ama en azından ertesi günü bekliyorum. Muhatabımı, pilava ters konmuş kaşık gibi ortada bırakmıyorum. Eğer kimseye cevap vermek istemiyorsanız, hepimizin severek takip ettiği Ozan Önen gibi özel mesajla yanıtlamayı tercih edebilirsiniz.

Benim aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Sadece bir eğlence ve yerine göre öğrenim aracı olarak kalması gereken yerleri günlük ihtiraslarımızın ve küçük hesaplarımızın arenasına döndürmek, bana kalırsa milletimize has bir şey. Her konuda olduğu gibi bu konularda da duygusal, hassas ve asabiyiz. Keşke biraz relaks ve daha ahlaklı olabilsek.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

24 Şubat 2011 Perşembe

Aklı selim sahibi insan aranıyor

Soner Yalçın'ın göz altına alınmasından beri kimin, nasıl gazeteci olduğu daha bir anlaşılır hale geldi. Demokrasi sevdalıları, Kürtler için göz yaşı dökenler, muhafazakar liberaller (ne demekse), laikler, kafatasçılar... her kim varsa. Türkiye'de her meselede olduğu gibi, gazetecilikte de itidalli ve aklı selim yaklaşım eksikliği var. Ya o uçtayız ya bu uçta. Daha da fenası, bu iki ucun temsilcileri, kitlelerini de kutuplaştırıyorlar.
2002'den beri süregelen iktidar, ya tamamen kendisine yaranmaya çalışan, ya da üzerinden korku söylemleri yaratan, iki uçlu bir basın yarattı. Yıllar önce bambaşka bir düşünceyi savunanlara eski yazıları okutulduğunda "İnsanlar değişebilirler" diyerek kendilerini savundular. Herkes değişti ama düşene vurma alışkanlığı hiç değişmedi.
Soner Yalçın'la aynı fikirde olmayabilirsiniz, kişisel meseleleriniz olabilir, Odatv'nin yayın anlayışı size hiç uymayabilir. Ama liberal olduğunuzu iddia ediyorsanız, insanlar sizden, muhalif seslerin susturulmasına karşı da kanınızın son damlasına kadar savaşmanızı bekleyecektir. Sadece faili meçhul cinayetlerden bahsederek, yıllardır zulme uğrayan Kürtler'den, Türkler'e karşı duyduğunuz 'sevgisizliği ve empati eksikliğini' vurgulayarak elde ettiğiniz 'Azınlıkların prensi, ezilmişlerin sesi cesur insan' payesi ve başınızın üzerindeki hale, samimiyetinizi kanıtlamaz.
Yıldırım Türker'i kişisel olarak beğenmem. Liberallerin Yılmaz Özdil'i gibi gelir bana hep. Popülist bir söylem, yakın tarihi bolca kişisel yorumlarla irdeleme ve yansıtma çabası ve Kürtlerin kendi milletine yaptığı zulmü görmezden gelip bütün cürümü T.C.'ye yükleme çabası, devamlı arkasında durduğu hümanist insan kimliğini gerçekçi kılmaz gözümde. Benim için gazeteci muhalif olabilmeli, karşı tarafın gözünden bakabilmeli, duygu sömürüsünden ve popülizmden de uzak durmalıdır.
Soner Yalçın'a gelirsek, zamanında yayınladığı çarşaf çarşaf Sabetayist ünlüler ve siyasetçiler listeleri, komplo teorileri ve gerçekliğini kanıtlayamayacağı meseleler hakkında çok kesin yargılara varmasını bir kenara bırakırsak, akan suya kapılmayıp, muhalif bir söylemle ayakta kalma çabası vermesi takdire şayan. Özellikle 2002'den beri saf değiştirenler göz önüne alındığında... Tutuklanmasına karşı çıkmak da bütün meslektaşlarının boynunun borcudur. Bir gün o ibre kendilerine de dönebilir, sırtlarını dayadıkları duvar yıkılabilir. Belki faydacı bir yaklaşım ama, en azından kendileri bir gün mağdur olduklarında, sırtlarını sıvazlayacak bir el, lehlerinde açıklamalar yapacak birkaç dost bulabilmeleri için en azından bu erdemliliği gösterebilmeleri gerekir.
Diyeceğim o ki aklı selim sahibi insana ihtiyacı var bu ülkenin. Bütün kişisel hırslarından arınmış, tarafsız düşünebilen, kendisini karşı tarafın yerine koyabilecek yetenekte sanatçılara, siyasetçilere, bilim adamlarına, gazetecilere ihtiyacı var. Çünkü bu ülke kerbelaya döndüğünde, endişeler gerçek olduğunda onlar yurtdışında kaldıkları müştemilatlarda yeni isimleriyle saklanırken, keşmekeşin içinde kalacak olan yine halk olacak.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

10 Şubat 2011 Perşembe

O böyle doğdu!

2008 yılından beri ortalığı kasıp kavuran Stefani Joanne Germanotta, nam-ı diğer Lady Gaga'nın, Mayıs'ta çıkacak olan Born This Way isimli albümünün aynı adlı ilk single'ı yarın dinleyicilerin huzuruna sunuluyor. Bad Romance ile kalıcı olacağının işaretlerini veren Gaga'nın uzun zamandır beklenen şarkısının sözleri, parça parça yayımlanırken bile kıyametleri kopardı, kaldı ki şarkının estireceği fırtınayı düşünemiyorum. Şarkı, genel olarak doğuştan gelen ve değiştirilemeyen edinimlerimizle ilgili. Bunların başında da tabii ki eşcinsellik geliyor. Tıp dünyası 70'lerde eşcinselliği hastalık statüsünden çıkardı ama bunun günlük hayata olumlu bir yansıması hala pek yok. Çünkü halen homoseksüelliği bir hastalık olarak niteleyen yazarlar, hatta bilim adamları var. O yüzden şarkı içerik bakımından hiç demode değil, bir tekrar olsa bile.
Madonna popüler kültür sınırları içerisinde yapılabilecek her şeyi yaptı. Gerek imaj, gerekse konsept olarak. Zaten kendisi de bu konuda hiç mütevazı davranmıyor ve "Benim her gösterim, bir sanat enstalasyonudur" diyor. O yüzden Madonna'nın ardından gelecek bütün popstarlar aslında bir yeniden yorum yapıyorlar. Kendilerince özgün birkaç unsur ekleyerek elbette. Kanaatimce, bu noktada ne Britney, ne de bir başkası Gaga'yla kıyaslanabilir. Çünkü Gaga, 'auteur' sanatçı olma yolunda hayli yol kat etti, ediyor da. Bir yapımcı harikası olduğunu söyleyerek meseleden sıvışabiliriz ama durum pek de öyle değil. Yazıyor, çiziyor en önemlisi de bir derdi var. Bu da Gaga'nın, Madonna'dan sonraki en önemli 'postmodern zamanlar sanatçısı' olacağını müjdeliyor.
Sadece daha fazla grotesk ve o da bunun üstüne gidiyor. Ancak erotizmi, Madonna'nın aksine, kadın hakları ve kadının bedenini, erkekten bağımsız olarak özgürce kullanabilmesi yolunda kullanmıyor, olur olmaz yerde poposunu açıyor. En azından şimdilik.
Şarkıya dönersek, Christina Aguilera'nın Beautiful'u gibi, hayata tutunamayanları, ezilmişleri, kendilerine güvenmeleri, başlarını dik tutmaları yolunda gazlayan bir şarkı olduğu yönünde eleştiriler alsa da, Beautiful'dan farklı olarak sıkı bir dans parçası olacağı şimdiden belli. Hatta 21. yüzyılın marşı olacak gibime geliyor. Tıpkı Madonna'nın hala unutulmayan klasikleri gibi...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

23 Ocak 2011 Pazar

Pozitif ayrımcılık ve kadınlar

Tarihin başlangıcından beri süregelen bir düşüncedir; kadınlar ve onların şeytani varlıklar olduğu. Lilith efsanesi belki de bunun en açık kanıtıdır. Adem'le eşit şartlarda yaratılan Lilith, Adem'e kafa tutunca ortadan kaldırılır, yerine her türlü emre amade, üstelik Adem'in artık kemiğinden yaratılmış Havva gelir. O da iyi pabuç çıkmaz ya, boğazına hakim olamayıp yasak meyveyi hüpletir ve cennetten kovulurlar. Adem'in de Havva yüzünden dünyaya tayini çıkar. Sinemada, tiyatroda, anlatılarda, efsanelerde, edebiyatta da kadın figürü hep kötülüğün kaynağı olarak yansıtılır, bilinçli ya da bilinçdışı... Şimdilik aklıma gelen en güncel örnekler, Trier'in Antichrist'i ya da N.B. Ceylan'ın Üç Maymun'u. Bu filmlerdeki erkek karakterler, hep kadınlarının yaptığı yanlışlardan dolayı acı çeker. Bu, ataerkil düşünce sisteminin iliklerimize kadar işlemiş olduğu anti feminizmden mi kaynaklanır bilemem ama sadece erkekler tarafından değil, çoğu zaman hemcinsleri tarafından da şeytani olarak bellenir kadınlar.
Geçtiğimiz yıllarda gittiğim, sekreteri hariç erkeklerden oluşan bir ajansın patronu "Bir iş yerinde kadın olmaması iyidir. Ne kadar kadın, o kadar fesat" demişti. Şaşırmıştım ama önyargıdan çok tecrübelerine dayanarak bunu söylediğini anlamıştım. Gerçekten de tarafsız ve aklı selim kafayla düşünülse, kadınların iş dünyasında ne kadar verimli olduklarını, etrafındakileri ne kadar motive edip yapıcılığa yönlendirdikleri hakkında bir araştırma yapılsa, çarpıcı sonuçlar çıkar. Hayatla kavgasını bitirmiş, iyi eğitimli, hayatına giren erkeklerle iktidar mücadelesine girmektense, onlara, ayakları üzerinde duran bir birey olarak, maddi özgürlüğüyle değil fikri dünyası ve birikimiyle kafa tutan kadınları ayrı tutuyorum. Ama orta sınıftan çıkmış, dişiyle tırnağıyla, belki de (asla kınamak için değil) kadınlığını kullanarak mevki elde etmiş kadınların ölüm saçtıklarını da biliyorum. Bu kadınlar elde ettikleri makamın ve paranın gücüyle özellikle hemcinslerine az çektirmiyorlar. Mobbing olayında da erkeklerden daha yaratıcı oldukları kesin. Çünkü kadınlar kusur bulma ve dolaylı olarak yüze vurmada erkeklerden daha marifetliler. Bu iktidar kavgaları ve bireysel çatışmalar elbette işteki verimliliği ve çalışanların performansını da etkiliyor. Halbuki anlaşamayan iki erkek, en fazla bir öğle arasında yumruklaşıyor ama sonra her şeyi unutup işlerine devam ediyorlar. Kadınlarınki ise ebedi oluyor. (Kadınlar şiddet uygulamıyor demeyin, kadın çalışanını tokatlayan bir reklam ajansı genel müdürü duymuştum.)
Birçok kadından bile daha fazla kadınları koruyan biri olarak diyebilirim ki, pozitif ayrımcılık isteği en büyük aciziyettir. Çünkü bu; 'biz aslında erkeklerden daha aciz varlıklarız ama sizden, bize bir kıyak çekmenizi istiyoruz' gibi bir altmetin içeriyor. Halbuki üstünlük ya da başka her şeyden öte, hayatın her alanında eşitlik istenmesi daha makul değil mi? Bu eşitlik de tabii ki kişinin edinimlerine göre değişir. Tapu kadastroda memurken sevgilisi tarafından genel koordinatör yapılan bir kadının görüşüne kimse önem vermez. Sadece öyleymiş gibi yapar. Aynı şey, hak etmediği konuma gelen erkekler için de geçerli. Bir insan ne kadın olduğu için aşağılanmayı hak eder, ne de sırf erkek olduğu için yüceltilebilir. Yani işin özü mecliste 200 kadın olması, şu bu değil, işin özü birey olmada.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

4 Ocak 2011 Salı

Hilmiii, çabuk ver şu ayfonu...

Akıllı telefonlar çıktığından beri fotoğraf veya video çekip internete koymak da moda oldu. Artık kreş bebeleri bile deneysel videolar çekip koyuyorlar profillerine. Eskiden, avam tabakanın eline kamera aldığı nadir zamanlardan biri düğünlerdi. Şimdi öyle değil. Babalar, çocuklarının doğumuna giriyor elinde profesyonel kameralarla. Sonra o bebeğin hayata adımını attığı ilk gününden, üniversiteye başladığı güne kadar 17.298 poz çekip arka arkaya koyuyor, slayt gösterileri yapıyorlar. Eh, bu da anlaşılabilir bir şey. Üstelik ilginç de. Ama şu sosyal medyanın yayılımından sonra vuku bulan bazı patetik durumlara hayretle yaklaşıyorum. Ultra detone sesleriyle amatör klipler çekmeler, çakma şiirlerini ağlak bir fon müziğiyle webcam'de kaydedip sanal star olmalar... Hadi bunu yapanları da anlıyorum, çevrelerinde onları fark edecek kimseleri yoktur belki, kendilerini bu şekilde ifade ediyorlardır... Ama aklı selim insanların iPhone'larıyla günün her anı çekip paylaştıkları fotoğrafları anlamıyorum. Sorsanız anı yaşıyoruz derler ama böyle her dakika özel bir kare bulma takıntısıyla yaşarken nasıl anı yakalayabilir ki insan?
Misal, Betty Boop desenli mutfak önlüğünü, arkadaşının yılbaşında hediye ettiği Brigitte Bardot şeklindeki şamdanı, e-Bay'den satın aldığı 3. baskı Historie de l'Oeil kitabının kargo irsaliyesini çekip koyuyor adam... Bir de ameliyatla aldırdığı tümörleri falan çekenler var ki onlar zaten Allah'a emanet. Ben mi çok kazmayım yoksa bu insanlar gerçekten mi 'hayattaki küçük, mutlu detaylar'ı iyi yakalıyor, bilmiyorum ama bu 'ilginç' paylaşımların çoğu bana zorlama geliyor. Ne diyelim, bundan sonra aldırdığı bebeğin kavanoz içindeki görselini 'Bakın, bu da minik Berke' yazısıyla paylaşacak olandan korusun bizi yüce rabbim.

Tükürdüğümü yalıyorum

Geçen günlerde yazdığım Bir kariyer nasıl mahvedilir? başlıklı yazımda Aşkın Nur Yengi'nin son albümünün çıkış şarkısını beğenmedimi belirtmiştim. Albümden de umutsuz olduğumu söylemiştim ama yanılmışım. İyi ki de öyle olmuş. Öpeyim Geçsin, ilk klip için 'catchy' bir şarkı olmasının yanı sıra, benim için hala vasatın altında bir şarkı. Ama diğerleri öyle değil. Ayrı Gayrı, Kibrit ve Alev, Başka Sözüm Yok gibi yavaş şarkılar patlayacak bu albümden. Sezen Aksu imzası taşıyan Yasak Elmam ve Gözümün Bebeği şarkılarıysa hiç ummadığım bir şekilde beğenmediklerim arasında yer alıyor. Ne var ki ben hala kendisinin ne zaman Yunan müziklerini uyarlamaktan ve her albüme bir tane korkunç cover (Bekleyenim Var, Sana Merhaba Dedim) ekleme huyundan vazgeçeceğini merak ediyorum. Yasemin Yağmurları'nda yer alan Dün kadar güçlü bir balad içermese de, A.N.Y. diskografisi içerisinde, satın alınıp arşive eklenmeyi hak edecek güzellikte bir albüm olmuş.

Dediğim gibi oldu

Yerli Dizi Yersiz Uzun eylemi hala ses getirmeye devam ediyor. Keşke sadece ses getirmese de birileri harekete geçip devrim niteliğinde bir şeyler yapsa. Ama o kadar kolay değil maalesef bu işler. Çünkü telaffuzu bile zor rakamlar dolaşıyor ortalıkta, tek bir yapımla köşeyi dönüyor insanlar. Yine geçenlerde yazdığım bir yazıyı referans göstererek haklı çıktığımı (öyle olmasını istemesem de) belirtmek istiyorum. Kimin eylemi? başlıklı yazımda, eğer süreler kısalırsa, star oyuncuların ücretlerinin de düşürüleceğini, yapımcıların, reklam paylarının azalması dolayısıyla kazanacakları parada ciddi bir azalma olacağından, böyle bir şeye sıcak bakmayacaklarını yazmıştım. Oyuncuların, bu gerçeği göz önünde bulundurmadan, sürelerin 45 dakikaya düşmesi halinde kendilerinin hiç etkilenmeyeceğini düşünerek eyleme katıldıklarını da eklemiştim. Öyle olmuş gerçekten de. Yapımcıların "Süre inerse, oyuncuların ücretleri de düşer" restinden sonra o gün eylemde pankart taşıyan 'aktivist' oyuncular da sızlanmaya başlamış.
Onlardan biri olan Halil Ergün, süreyle aldıkları para arasında bir ilişki olmadığını, böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini belirtmiş. Kendisi eski bir solcu ve emekten yana olan biri(!) Açıkçası bu fedakarlığı ilk ondan beklerdim. Ama gerçek sanatçılar da kendini belli etti bu sayede. Erdal Özyağcılar, bu kesintilerin, set işçilerinin ücretlerine yansıtılması kaydıyla indirimi seve seve kabul edeceğini söylemiş. Deniz Çakır da buna yakın bir açıklama yapmış. Ama diğer star oyunculardan itiraz sesleri yükseliyor. Yine aynı şekilde, set işçilerinin, süre kısaltmaya gidilmesi halinde aldıkları paranın yarıya düşmesini kabul etmektense, 20 saat çalışıp aynı parayı almayı yeğleyeceklerini biliyordum. Timur Savcı'nın da dediği üzere, insani olmayan şartlarda çalışan bu insanlar, 90 dakika çekmeye devam edip, yine 1000 lira almaya razı olacaklardır. Gönül ister ki bu kesinti oyuncuların bütçesinden değil, yapımcıların cukkasından yapılsın ama maalesef hiçbiri böyle bir cengaverlik yapmayacaktır. Yani, yine emekçi emekçiyi korumak, kollamak durumunda. Bakalım neler olacak...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

2 Ocak 2011 Pazar

Apaçilik üzerine

Apaçiler ve apaçilik kavramını, Hülya Uğur Tanrıöver aromalı sözcüklerle irdelemeye niyetim yok. Doğrudan dalacağım konuya. Ben bu kelimeyi duyalı (bildiğimiz anlamının ötesindeki kullanımını yani) yaklaşık bir buçuk yıl oldu. Türkiye'nin geçirdiği ani değişimlerin sosyolojik yansımaları sonucu, emo, apaçi gibi sürekli aşağılanan, değişik saç şekilleri olan, değişik müzikler dinleyen, ellerinden düşmeyen mp3 çalarlı telefonları ve düşük bel pantolonlarıyla dikkat çeken gruplar türedi. Bir insanın giyim tarzına, saçına ya da başka her hangi bir şeyine kim karışabilir? Elbette kimse karışamaz. Ama bu gruplar, bir zamanlar "kıro" diye hitap edilenlerin aksine teşhirden ve dikkat çekmekten hoşlanıyorlar. Yani onları ve sıradışı davranışlarını irdelerken, "apaçi", "emo" gibi sıfatları kullanmanızda -en azından onlar açısından- bir mani yok.
Evet, birçoğu göç eden ailelerin 'kayıp' evlatları, zor şartlarda büyüdüler, hor görüldüler, sürdürdükleri yaşam tarzı, bu koca şehirde gördüklerinden çok farklıydı. Yıllardır, taşı toprağı altın diye yutturulan bu memleketin gayya kuyusundan farkı yoktu onlar için. Uyum sağlamaları lazımdı. Gerçek Dolce Gabbana ceket alamadılar belki ama (sanki bütün İstanbullu'lar milyarlık ceket giyiyor) imitasyonunu aldılar pazardan. Siyaha boyattıkları ya da ucuna balyaj attırdıkları saçlarını waxla diktiler havaya, mp3 çalar telefonları son ses Dale Don Dale diye inledi sokaklarda. Ucubik fotoğrafları internetlerde dalga konusu oldu -ki bu benim en çok karşı olduğum durum. Modifiye arabalarında çaldıkları dıp tıslı müziklerle arzı endam ettiler gibi gibi...
Kavramı ve müdahil olanları tanımayanlar için biraz daha netletmiştir durum sanıyorum. Şimdi gelelim bu grup hakkında yapılan haklı/haksız eleştirilere. Ötekileştirmek kötüdür, çünkü ötekileştirdiğinizi aynı zamanda kışkırtırsınız. Potansiyel bir suçlu haline getirirsiniz. Bu, toplum için olduğu kadar sizin için de tehlikelidir. Ama beyaz çorap ve kösele ayakkabı giyen bir insanı kıro diye nitelemekten öte bir şey var burada: Yukarda da bahsettiğim gibi; apaçilerin alametifarikası bütün bu özellikler. Kıro dediğiniz insan, belki yokluktan ya da geldiği yerde öyle gördüğü için o şekilde giyiniyor olabilir. Ama apaçilerin bilinçli tercihi bu. Bunun yanında işin etnisiteye getirilmesine de şaşırıyorum. Bütün apaçiler Kürt değil. İstanbul'un göç aldığı bütün memleketlerden apaçi var. Bazı vicdan masturbatörleri görmek istemese de bu böyle. Yani Polat Alemdar söylemleriyle gezen, "vatan-millet-sakarya"cı birçoğunu bulabilirsiniz. Bunu da geçtik. Ortada var olan tek bir gerçek kaldı: Sosyo-ekonomik durum. Bu gencecik insanların apaçi olmalarının temelinde yatan bu diyelim. Peki işi bir de şu yönden ele alırsak bir şeyler değişir mi? Annelerinin, babalarının kaderlerini yaşamamak için çırpınan, çırpındıkça dibe çekilen bu insanlar, dinledikleri müziklerdeki gibi bir kaderciliğe kapılmayıp, kendi kaderlerini tayin etseler... Nasıl mı? Bir süre önce okuduğum, apaçilerle yapılmış bir röportajda içlerinden birisi sırf Adidas ayakkabı almak için bütün bir aylığını feda ettiğini söylüyordu. Bir diğeri, haftalık berber masrafının 50 lira olduğunu anlatıyordu. Sizce bunlar küçümsenecek rakamlar mı? "Adam tornacılık yapıyor, tekstil atölyelerinde eşek gibi çalışıyor, sana ne?" diyenler varsa, onlara, bu paralarla dışarıdan gayet güzel okunabileceğini, açık öğretimden üniversite bile bitirilebileceğini, dolayısıyla apaçilik sıfatının, işin kolayına kaçmak olduğunu söylemek isterim. Hayatta hiçbir şey kolay değil ki. Daha önce de dediğim gibi, bütün İstanbullu'lar D&G ceketlerle gezmiyorlar, hepsinin hayatı güllük gülistanlık değil. Hatta aile babası olan bazılarının modifiye bir arabası bile yok apaçilerin aksine. Zülfü Livaneli'nin de hep dediği gibi, 80'lerde başlayan yozlaşma ve arabesk kaderciliği, toplumun her tabakasına nüfuz etmiş durumda.
Orta halli bir çevrede büyüdüğüm için bir sürü hayata tanık oldum. Düşük ücretlere çalışıp, yıllarca mütevazı bir hayat yaşayıp çocuklarını okutan, namuslu, düzgün insanlar gördüm. Aynı zamanda arkadaşım olan çocukları mükemmel okullarda okudular. Daha fazla söze hacet var mı?
"Eğer biri size kuyruğun var diyorsa boşverin, ama beş kişi aynı şeyi söylüyorsa dönüp bakın" diye bir söz vardır. Belki de müthiş bir potansiyel taşıyan ama kaderlerine razı olan bu insanların suça yatkınlıkları, toplum içindeki rahatsız edici davranışları ve başka özelliklerine karşın onları savunanlara bu sözü söylüyorum.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip