31 Ekim 2012 Çarşamba

Amatörlüğün dayanılmaz çekiciliği

Daha çok tv yayınları için söylenen bir klişe vardır: "Herkesin kendinden bir parça bulduğu, 'hah bu ben' dediği şeylerin olduğu işler tutar" denir. Ya da sanatçılar için burnu kalkmamış, halktan kopmamışının makbul olduğu düşünülür. Haklılık payı da vardır elbet. Yüksekten uçanı, o irtifaya çıkaran halk indirmesini de bilir.
Ama bundan yola çıkarak değineceğim başka bir şey var. Sosyal medyada, 9gag ve benzeri sitelerde yayınlanan tasarımlara hiç dikkat ettiniz mi, bilmem. Geneli lise, ortaokul çağında, genius diye tabir edilen, ironiyi, karamizahı vesaireyi -bizde asla bulamayacağınız bir incelikle- fotomontaj maharetleriyle birleştirip yayımlayan gençlerin işleri. Birçoğu binlerce paylaşım ya da beğeni alıyor. Grafikle ilgilenen biri olarak sadece mizahının kalitesine değil, tasarımına da bakıyorum ben bu 'gag'lerin. Çok iyi bir espri yakalamış ve bunu güzel bir tasarımla sunmuş, buna karşın pek beğenilmemesine şaşırdığım, yine aynı şekilde paintte hazırlandığı apaçık belli olan fakat binlerce beğeni, yorum almış tasarımlar arasındaki farkı yaratan tek bir faktör tespit ettim: Amatörlük. Tipografi hataları olan, kaba bir şekilde dekupe edilmiş figürlerden oluşan hatta çözünürlüğü düşük gag'ler her zaman daha çok tutuluyor. Deviantart, Spillitnow gibi herkesin eserlerini özgürce paylaştığı platformlarda da en çok beğenilen hayran işleri, en acemi ve en abartılı efektler kullanılmış olanlar oluyor genelde.
Aynı durumu müzik sektöründe de gözlemleyebiliriz. İnternet fenomeniyken şarkıları milyonlarca tık alanların, albümleri çıktığında duvara toslamaları mesela... Şimdi isimlerini anımsayamadığım, türküleri flamenko tarzında söyleyen boyalı direk kardeşler ve Hayalet Sevgili İrem ilk aklıma gelenler. Onları fenomen yapan üstün yetenekleri vs. değildi; izleyen-dinleyenlerde "Yav ben de yapabilirim" duygusu uyandırmalarıydı. Albüm, o duyguyu yitirdi.
Twitter fenomenleri de aynı dertten muzdarip. Herkes gibi bir tweetçi iken birden bire yayınevlerinin gözdesi olup, bir de üstüne gerçek isimleri ve görünümleriyle ifşa olan fenomenler, eski popülerliklerini kaybettiler. Çünkü onların beğenilmesi ve onbinlerce insan tarafından takip edilmesinin tek bir sebebi vardı; takipçileri kadar sıradan oldukları halde harika yazmaları.
Halkı anlayabiliyorum derinlemesine düşününce. Tasarımlarında kusursuzluğu arayan biri olarak, halkla ilişkilerciler, reklamcılar ya da marka uzmanları tarafından kesinlikle bu eğilimin araştırılması gerektiğini düşünüyorum. (Aslında yurtdışında çok tutulan viral reklam kavramı, bu eğilimin bir uzantısı, çok da zekice.) Halk neden bunu tercih ediyor? Çünkü profesyonel ve kusursuz tasarımlar zaten her yerde; billboardlarda, duraklarda, evimizin karşısındaki panoda, metrolarda, basılı yayınlarda... Albümü güzel olan bir sürü sanatçı zaten var ve dilerlerse satın alıp dinleyebilirler. Ama aradıkları, kendilerinden olan, işi kâra dökmemiş, yani samimiyetini yitirmemiş, cep telefonu kamerasıyla çektiği videoyu bile yayınlayabilecek 'yetenek'ler.
Ne dersiniz, zaten profesyonelleşmekte oldukça geri olan ülkemizde bu akım, amatörlüğü haddinden fazla kutsar mı?

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

18 Eylül 2012 Salı

Suni hassasiyetler ülkesi

Bizim ülkemizde kavramların altı doldurulmaz. Çoğu üstünkörü yaşanır. Vecizelerimiz, edebiyatımız kıssadan hisselerle doludur, her fırsatta sosyal paylaşım sitelerinde profilimize kopyalayıp yapıştırırız ama asla uygulamaya geçmeyiz. Büyüklü küçüklü harf kombinasyonuyla, "Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter, toprak ol, üstünde hoş güller biter..." yazdıktan sonra, oda arkadaşının bilgisayarı kapatma ricasına "Uff snne be slk .s" diye karşılık verenlerin ülkesidir, Türkiye.
Diğer her şey gibi hassasiyetlerimiz de yapmacık ve altı boş hassasiyetler. Kadınlara ısrarla bağyan demek, engelli-özürlü-sakat çelişkisi, toplu taşıma araçlarında sırf kız diye yer vermeler ve daha birçok şey.
Sen bütün gün karşındaki kadına, sırf (aklınca) cinsel ilişkiye girdiği imasında bulunmamak adına bağyan diyeceksin, eve gidince yeşil mercimeği tuzlu yaptı diye karının kafasını duvarlara vuracaksın. 12 saat ayakta çalışmış, yara olmuş ayaklarına yapışan çorabı ılık suyla ıslatıp çıkaran emekçi gencin, sırf genç diye ayakta yolculuk etmesine göz yumacaksın ama başı kapalı diye ya da kız diye 18'lik çocuğa yer vereceksin.
2008 yılında, Çanakkale'de engelliler derneğinin yaptığı bir toplantıya kulak misafiri olmuştum. Bazıları, kendilerine sakat denmesini istiyor, diğer tanımları samimiyetsiz bulduğunu söylüyordu. Sahiden de öyle değil mi? Evet, özürlü çirkin bir kelime olabilir ama sakat demekte ne gibi bir mahsur var? Fonetik olarak kulağa sert gelen harflerden dolayı kaba olarak algılanıyor ama sakat diyen herkesi "Aa, lütfen engelliii" diye uyarmak da o insanların herkesten daha çok barışık oldukları ve fırsata dönüştürdükleri "engel"lerinin üstünü örtmek, görmezden gelmek değil midir? Onlar için yapılmış asansörlere hücum edip onları en sona bırakmak, emin olun kendisine sakat denmesini istemeyen bir engelliye sakat demekten daha az kötü değil.
Yine aynı şekilde sırf çocuk doğurduğu için bir kadına ayrıcalık tanımak, üç kişinin rahatça sığacağı kaldırımları, vızır vızır arabaların geçtiği yoldan yürümek suretiyle hizmetlerine sunmak da, anne çocuk ölümlerinin bu denli yüksek olduğu bir ülke için suni hassasiyetin alasıdır.
Ben ne mi yapıyorum? Toplu taşıma araçlarında yer vereceğim insanı itinayla seçiyorum. Yaş, cinsiyet kriterine göre değil, göz altlarındaki halka sayısına, ayakta durma güçlüğüne göre yer veriyorum. Bu, 7'den 70'e geniş bir yaş skalasını kapsıyor. (Yer vermeye kalkıştığımda "Otur yavrum, mesafe kısa zaten" diyen yaşlının alnından öpesim gelir.) Kaldırımda yürürken karşıdan Golyat gibi bir anne pusetini şiddetle üstüme sürüyorsa, kesinlikle kaldırımdan inmiyorum. Yan dönüyorum ve onun da dikkatli bir şekilde geçmesini sağlıyorum. Market alışverişlerinde, ekspres kasa yoksa, az parça almış olanlara öncelik veriyorum. Eğer benim alışverişim birkaç parçadan oluşuyorsa, önümdeki 3 araba doldurmuş müşteriden rica ediyorum ve önden geçiyorum. (Bu büyük bir medeniyet ölçüsüdür kanımca.)
Örnekler çoğaltılabilir. Demem o ki, hassasiyetlerin göstermelik olması, maalesef duyarlılık oluşturmuyor. Teoride çok güzel görünüyor ama pratikte çuvallıyor. Öncelikle bunun altının doldurulması lazım. Büyüye ısrarla sihir dedirten (ne değişiyorsa?) Esra Ceyhan duyarlılığı, arkadaşının saç renginin kötü olduğunu herkesle paylaşıp asla yüzüne söyleyemeyen ya da bütün gün dişinde maydonozla gezmesine göz yuman arkadaş "nezaketi", evinin karşı cephesine dersane reklamı asıldı diye 85 yaşında mahkeme mahkeme gezip üst katındaki aile kavgası için polisi bile aramayan komşu vicdanıyla bu gemi yürümez. Gerçek hassasiyetin formülü: Bir tutam samimiyet, 1 silme yemek kaşığı saf duyarlılık, yarım çay bardağı süzme vicdan ve aldığı kadar insanlık.
Son olarak, Neyzen Teyfik'in "Türk milleti gariptir, her lafı kaldırmaz..." şeklinde başlayan sözünü, algıda bütünleme sisteminize devrediyor, huzurlarınızdan ayrılıyorum.


www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

27 Haziran 2012 Çarşamba

Hayvanseverölçer

Hayvanseverliğin lamı cimi olmaz; ya hayvan seviyorsunuzdur ya da sevmiyorsunuzdur. Gelin görün ki hayvanseverliğin de aslında öyle belli bir ölçütü yok. Yani avuç içi kadar köpeğini şeker pembesine boyatıp caddede gezdiren hanım kız da, sosyal medya profilinde dakika başı bir kap su uyarısı yapıp aslında köpek dövüştüren de hayvansever sayılıyor. Peki ama gerçekten böyle mi?
Kedilerle köpeklerin savaşı meşhurdur. Bu savaş sadece hayvanlar bazında değil, kendilerini sevenler bazında da sürüyor bence. Hem kedi hem köpek seven, daha doğrusu besleyene rastlamak pek de mümkün değil. İkisinin de fanatiği birbirinden beter. Ben kediciyim ve açıkçası hayvanseverliğin turnusol kağıdının bu olduğunu düşünüyorum. Yani kedi sevmeyen, hayvan sevdiğini iddia edemez. Bu görüşümü destekleyen ve gözlemlerime, tecrübelerime dayanan gerekçelerim de var elbet. Şöyle küçük bir karşılaştırma yapabiliriz:

-Kedi seven biri, diğer bütün canlıları karşılık beklemeden sevebilir. Çünkü bir kedinin asla müdanası yoktur. Genellikle insanoğlunun, bu sevimli varlığı kendisi gibi sanıp nankör diye nitelendirmesinin sebebi budur.
-Köpek seven insan, yaptığı iyiliğin mutlak karşılığını bekler. Beslediği köpeği evi beklesin, hiç olmadı yolda ona eşlik etsin, o da olmadı sırf varlığıyla havasına "karizma" katsın ister. Beklentilerini karşılamazsa yallah barınağa.
-Kedilerin sevgisinin gerçekliği daha anlaşılır niteliktedir. Sadece başını okşadığınız için bacaklarınıza sürtünüp reverans yaptıktan sonra yoluna devam eden bir kedinin sevgisi yüzde yüz gerçek sevgidir.
-Başını okşadıktan sonra çantanızdan çıkaracağınız bir kemik parçasının beklentisiyle salyalarını akıtan köpeciğin sevgisinin ise dalkavukluk mu yoksa samimi mi olduğunu anlamak zordur.
-Kedi severler doğaya saygılıdır. Kuru mamayı bile mümkün olduğunca bir kap eşliğinde koyar. Köşelere bıraktığı su kaplarını sık sık yeniler. 
-Köpek severler, gezdirdikleri köpeklerin dışkısını pekala yolun ortasında bırakabilir. Uyardığınızda saldırgan bir tavır takınabilir. 
-Kedi severler, mama verdiği kedi, yem attığı güvercin korkmasın diye yemeğini bitirene kadar ürkütecek, rahatsız edecek bir şey yapmaz.
-Köpek severler, sahipli hayvanlarına, zaten yiyip içememekten dal gibi kalmış zavallı bir sokak kedisinin su kabından yalap şalap su içirmekten imtina etmez. Bu da yetmezmiş gibi o suyun üstüne takviye yapmadan yoluna devam eder.
-Bir kedi sever her halükarda, her canlının kurtarıcısıdır.
-Bir köpek sever, heybetli köpeğinin diğer canlıları korkutmasından, saldırma benzeri hareketler yapmasından zevk alabilir hatta teşvik edebilir.

Genellemeler elbette hatalı tespitler barındırabilir ama şimdiye kadarki gözlemlerim bu yönde. Siz siz olun, elinde tasmayla köpek gezdiren herkesi hayvansever sanmayın. Hiç hayvan sevmeyen ya da beslemeyen ama doğaya onlardan daha saygılı davranan insanlar bile onlara yeğdir.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

8 Haziran 2012 Cuma

The MDNA Tour: Madonna bizi kutsadı

20. ve 21. yüzyılın en ikonik isminin, yani Madonna'nın 7 Haziran TT Arena'daki konseri hakkında yirmi dört saat içinde her şey yazıldı, çizildi. Ben çok uzatmayacağım ve gidemeyenler için şu tarifleri yapıp, konser günümü "özet geç"eceğim. Bir Madonna konseri demek; ani duygu geçişleri, dünyadan tamamiyle ama tamamiyle kopmak ve müziği akciğerlerde hissetmek demekmiş. Öyle ki konser bittiğinde, lucid dream ve astral seyahat takıntılılarının yakındığı, bir süre sonra gerçek hayattan zevk alamama durumunu dahi yaşatıyor size. Çünkü gerçek hayat çok kuru ve sert geliyor ondan sonra. İllüzyon, dini ritüeller, hatta cambazlığı bir arada görebileceğiniz yegane ortammış bir Madonna konseri. Yıllarca fotoğraflarına, video kliplerine baktığınız, kimi zaman saçının tonu için bile arkadaşlarla saatlerce konuştuğunuz birini kanlı canlı görmek ise tarifsiz.
Saha içi kategorisinde olduğum için Şubat'tan beri mümkün olduğunca erken gitmek vardı aklımda. Öyle de yaptım. Gittiğimde 12'yi biraz geçiyordu ve esas girişten bir önceki girişte bekleşenlere katıldım. Fazla kalabalık sayılmazdı. Bir süre sonra kapı açıldı ve koşarak esas girişlere doğru yola koyulduk. Burada yaklaşık 7 saat bekledikten sonra nihayet stada girişler başladı ve "demiri tutmak" için koşarak alana girdik. Tam da düşündüğüm gibi saha içinin demirlerini tutuyordum ve sahne önüyle aramda 60 cm vardı. Ve o da nesi? Sahnede tıpkı Madonna'ya benzeyen biri var ama o değil. Bir saniyelik burukluk ve... Meğer kraliçe üçgenden sahneyi izliyormuş ve soundcheck'in son dakikalarıymış. Kendisini gündüz gözüyle ve "sivil" görmek apayrı bir duyguydu. Sahneden ayrılırken hayranların (çoğu arkadaşım ve harika iş çıkardı(k)lar) bağrışması sonucu onlara eğildi ve sus işareti yaparak bir şeyler söyledi. Ardından sahneden ayrıldı. Bir süre sonra İsralilli DJ Offer Nessim sahneye çıktı ve kendi playlistinden şarkılar çaldı. Kendisini Martin Solveig sananlara küçük bir Google görseller tavsiyesi bu arada.
DJ ile pek coşmadım çünkü enerjimi Madonna'ya saklamak istiyordum. Derken saat 22:20 gibi ışıklar söndü ve çan sesleri duyuldu. İnanılmaz bir andı. Bilindik açılış gerçekleşti ve unutulmaz deneyim böylece başladı. 

Konseri anlatmaktansa o gece hakkında notları paylaşmak istiyorum:
Sahne önü kategorisi, gerçek Madonna hayranlarından çok "Bastım parayı geldim" ve "Ay çok bay geldiaa, çıkıyorum aşkilitom" tarzı huzur kaçırıcı ve dikkat dağıtıcı garip tiplerle doluydu. Gerçek hayranlar ise -neyse ki çoğu üçgene girmeyi başardı- saha içindeydi. Zaten sahne önünün saha içine dönüp "Oha falan yağni, her şarkıyı biliolaaar" türünden bakışları da bunun en büyük ispatıydı. Konser boyunca kurmalı bebek gibi oradan oraya yürümeyip ilk yerleştiği yerden ve mutlulukla izleyebilen tek ünlü ise Derya Köroğlu'ydu.
Madonna'dan daha süslü olmaya and içmiş, full makyajlı ve 1,5 metre topuklularla gelip Direklerarası'ndaki çubuk bacaklı adam gibi gezen kokoş hatunlarsa ayrı bir konu. Bu hususta, kasmayıp çok şık bir eşofmanla gelen Demet Akalın takdire şayan.

Bunun yanında Madonna çok mutluydu ve seyirciyle ilgiliydi. Kürtajla ilgili açıklama yapmaktansa memesini açtı ve "Benim bedenim, benim kararım" kampanyasına en ama en büyük desteği de vermiş oldu. Bir saat kırkdört dakikalık müthiş deneyim, Celebration'la ve küçük Rocco'nun da katılımıyla bitti ve dansçı Yaman Okur Türk bayrağı açtı. Bu arada The MDNA Tour başladığından beri bayrağı açılan ilk ülkeyiz.
Konser sonrası stadyum çabuk boşaldı ama metroya giden yollara dair en ufak bir açıklama ve tabela olmadığı için millet dört bir yana savruldu. Önümüzü göremeden ilerlediğimiz için üst geçit bariyerlerinin dışından yürüdüğümüzü anlamamız ve koşar adımlarla geri dönmemiz ise bir oldu. Öyle bir keşmekeşti ki, normalde burnundan kıl aldırmayacak ünlüler bile metroya yetişmek için korkuluklar üzerinde resmen parende attı. Neyse ki son metroya yetiştik ve dönebildik. Ha, Taksim'e götürmek için kişi başı 40 lira isteyen taksicilere de laflar hazırlamıştım ama bu yazıyı böyle bitirmek yakışmaz.
Sen çok yaşa kraliçe, yaşa ki daha çok gel.



Geceden görüntüler:


Fotoğraf: Burak Yıldız





Fotoğraf: Burak Yıldız





Fotoğraf: Bülent Bayrak



www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Enine boyuna kürtaj

Kürtaj meselesi çetrefilli meseledir. İçinde bir sürü konu barındırır; değer yargıları, dini hassasiyetler, tıp etiği ve daha birçok şey. Ama bence bu etkenlerin içinde en mühimi, fetüs üzerinde en büyük söz hakkına sahip olanların, yani ebeveyn adaylarının bebek sahibi olma kavramına bakış açıları, bu yükümlülüğü kaldırıp kaldıramayacakları ve daha da önemlisi bu konuda gönüllü olup olmadıkları. Bir kısım insanların aklında canlandığı gibi, şehvetlerine yenik düşüp, korunmadan hunharca seks yapanların son çaresi değil kürtaj. Eğer bir istatistik oluşturulsa ve kürtaj yaptıranlar kategorilendirilse, evli olanlar, evlilik dışı kürtaj yaptıranları geçer. Liste, doğum kontrol yöntemlerinin bilinmemesi ya da zevkten feragat etmemek için kasıtlı olarak kullanılmaması sonucu oluşan kazalar ve eşe yönelik tecavüz (muhafazakarlar bu kategoriyi kabul etmeyeceklerdir, çünkü onlara göre kadının tapusu erkekte, seks yapmak istemediğini beyan etme gibi bir lüksü yok) ve son olarak sorunlu hamilelik dolayısıyla yaptırılan zorunlu kürtajlar olarak sıralanırdı. Bu saydığım kürtaj sebeplerini tek tek ele alacağım ve kendi değer yargılarıma göre haklı sebeplerini sıralayacağım.

Doğum kontrol yöntemlerinin bilinmemesi ya da zevkten feragat etmemek için kasıtlı olarak kullanılmaması sonucu oluşan istenmeyen hamilelikler: Bu tür hamileliklerde kabahatin çoğu erkektedir çünkü evin direği, gözün bebeği, et ete değecek diye tutturmuş ve prezervatif kullanmamıştır. Geri çekeceğim derken ise geç kalmıştır. Kadın da az suçlu değildir hani, çünkü artık spiral taktırmak çocuk oyuncağı gibi bir şeydir. Suçlu aramayı geçersek, ortada istenmeyen bir bebek var. Hakkında plan yapılmamış, tam da babanın işsizliğine denk gelmiş, yeşil sümüğü burnunda balon balon olmuş hasta, bakımsız abi-ablalarının ortasına, iradesi dışında düşüverecek bir bebek... Hadi diyelim ki ekonomik durumu iyi bir aileye denk geldi şans eseri, o zaman da hırs küpü annenin, umursamaz babanın ve Doğu Avrupalı gaddar dadıların elinde çekiştirilmekten sünecek, perişan olacak. Sevgisiz, ilgisiz, sürekli kendini suçlu hissedeceği bir yetişkinliğin temelleri atılan bir çocuk. Şimdi söyleyin, bu çocuğa sahip olmamayı seçmek mi daha ahlaklı, yoksa "gerçek bir hayat"ı karartmak mı?

Eşe yönelik tecavüz sonucu oluşan hamilelikler: Hiçbir kadın, ağlarken, tokatlar yiye yiye kendisiyle birlikte olunan bir gece hayat bulan bir çocuğu istemez, istemeyebilir. Daha fazla uzatmaya gerek yok her halde. (Eş haricinde mağruz kalınan diğer bütün cinsel saldırılar da bu kategoride incelenebilir.)

Sorunlu hamilelik dolayısıyla yapılan zorunlu kürtajlar: En çok tantananın koptuğu kürtaj türü bu. Eleştirileri okurken de dinlerken de beni çığrımdan çıkaran kürtaj türü aynı zamanda. Empatiden yoksunluğumuzun en açık belirtileri, bu konuyu tartışırken ortaya çıkar. Engelli bir birey yetiştirmenin maddi manevi zorluklarını bilmeyen, o çocuk adına gelecek kaygısı taşımanın yürek çarpıntısını, endişesini hissedemeyen insanların tükürüklerini saça saça karşı olduğu bir durum bu. Down sendromlu, otizmli ya da bedensel engelli bir çocuğa sahip olmak her şeyden önce maddi bir güç istiyor. Hem Türkiye, daha otizmli çocuk eğitiminde profesyonelleşmekte bir arpa boyu yol alamamışken, o çocuğun toplumsal uyumu için ne kadar doğru bir yer olabilir ki?

Gayrı meşru hamilelik sebebiyle yapılan kürtajlar: Evlilik dışı ilişki, ne kadar sıkı bir yönetim, devlet politikası vs. uygularsanız uygulayın yeryüzünden yok edilemeyecek bir şey. Yani insanların vajinasını kızgın demirle dağlasanız, testislerini aç kurtlara yedirseniz bile (içimdeki gizli muhafazakarla da tanışmış oldunuz, şaka tabii ki) önüne geçemezsiniz. Yani bu kürtaj kategorisini eleştirirken, takılı kalacağımız yer evlilik dışı olması değil, iki tarafın da istemediği, hatta aile büyüklerinin bile ömrü boyunca kabullenemeyeceği bir bireyin dünyaya geliyor olmasıdır. Bana kalırsa, günün birinde kürtaj yasaklanırsa en çok bu çocuklara yazık olacak. Ya bir lise tuvaletinde, ya da apartman boşluğunda son bulacak birkaç dakikalık yaşamları. Diyelim ki anne, bir şekilde çocuğuna kıyamadı, büyütmeye karar verdi. Çocuğun zaman içinde hissedeceği toplumsal baskıyı düşünebiliyor musunuz? 


Fetüsün yaşam evresi, ruh kavramı, bilinç kazanma, kalp oluşum süreleri ve acının hissedildiği dönem gibi birçok kriter rol oynuyor bu konuları tartışırken. Kimi, yumurtanın döllendiği andan itibaren birey sayıldığını ve bunun çok günah olduğunu savunuyor, kimiyse "İstersem 6 aylıkken aldırırım, sananeağ" diye feryat ediyor. Bence aklı selim bir tartışma ortamı oluşturulmak isteniyorsa, bu iki uç da susturulmalı ve kürtaj meselesi kanunlarla sıkı sıkıya çerçevelendirilmeli, yetkisiz kliniklerle kişilerin eline düşmesi engellenmeli. Hali hazırda iki ayı dolmamış hamilelikler yasal olarak sonlandırılıyor. Devletin, bireylerin bedenleri üstünde söz hakkı sahibi olması demokrasiye aykırı bir durum. Bir kimseye yapacağı çocuk sayısını söylemekle ona hiçbir zaman çocuk sahibi olmaması gerektiğini söylemek aynı abeslikte. Bedenin tasarrufu, sadece sahip olan kişiye ait kalmalı. Zaten tıklım tıklım olan çocuk esirgeme kurumlarına yenilerini eklemenin hiç lüzumu yok, vebali de ağır. Çünkü maalesef her bebek rızkıyla gelmiyor. Diğer bir husussa, canlı kürtaj videoları ve operasyon sonrasında paramparça olmuş bebek kafasının yanına 50 cent bozukluk koyup kameraya poz veren Dr. Caligari kılıklı garip tıp adamları. Bence kürtajın öcü gibi görülmesinin ve hakkında cahilce yapılan yorumların kaynağı biraz da bunlar.


www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

24 Nisan 2012 Salı

Vicdan pıtırcıkları ve diğer şablon karakterler

Son on yıldır politik yaklaşımlar da diğer her şey gibi keskin köşelere sahip oldu. İlk olarak hem 'laik hem dindar olunmaz' denilerek seküler yaşam tarzını benimseyip aynı zamanda ibadet eden insanların büyük bir ikilem içinde oldukları ileri sürüldü, kafalar karıştırıldı. Bu yeni anlayışa göre laiksen deisttin, belki de ateist. Halbuki hiç de öyle değildi. Laisizm dünyada farklı şekillerde zuhur bulmuş ise de Türk versiyonu diğer her konuda olduğu gibi eklektikti ve sadece devletin yönetim şeklini kapsıyor, bireyin yaşam tarzını yüzde yüz şekillendirmiyordu. Bu 'biraz ordan biraz burdan' yaşam şekli aslında gerçekten Türk ve Müslüman laiğinin temelini oluşturuyordu. Ardından solcuyum diyenlere iki yol gösterildi: "Sosyalizm, Kürt bağımsızlığına destek vermeden olamaz bilader, ya bizdensin ya da git Bozkurtlara karış" gibi bir ifade oluştu. Halbuki Türk solcusu da böyle değildi. Hele sosyal demokrat dediğimiz Ecevit solcuları hiç değildi. T.C.'nin bölünmez bütünlüğüne tümüyle sadık, bunun yanında toplumun her kesiminin eşit şartlarda yaşamasını ve sosyal adaletin sağlanmasını gönülden isteyen idealist insanlardan oluşuyordu bu kitle. Kürtle, Lazla, Türkle hiç işleri yoktu. Ama solcular da bu keskin yol ayrımından birini seçmek zorunda bırakıldı. Bu yüzden bir kısmı sırf solculuğunun hakkını vermek istediği için içi almaya almaya da olsa Kürt hareketine destek veriyormuş gibi yaptı, diğer kısmı da başka siyasi görüşlere kaydı. Eski tutumunu koruyanlarsa statükocu ilan edildi. Girizgahtan da anlaşıldığı üzere bugün, yaklaşık on yıldır bizlere sunulan şablon karakterlere ve onlara bürünenlerin söylemlerini irdeleyceğim.

Vicdan pıtırcıkları: Solculukla en alakası olmayanla, solun Kürt hareketinin kalbi olduğunu iddia edenlere kadar geniş bir kitleye yayılan bu şablonun mensupları, mağdur edebiyatını çok iyi kullanır. Haklı oldukları konularda bile abartılı ve ağlak yaklaşımları, dinleyenleri özden, yani içerikten uzaklaştırır. Devamlı T.C.'nin ellerinin kanlı olduğunu, geçmiş günahlarından arınması için eziyet ettiği bütün azınlıklardan özür dilemesi, gerekirse tazminat ve toprak vermesi gerektiğini söyler dururlar. Birkaç örnek dışında (Mesela S. Süreyya Önder) vicdanları çok yönlü değil, sadece destekledikleri kitleye yöneliktir. Aynı durumdan mağdur olan iki taraftan sadece kendilerine ait olanı vurgular, hakkını ararlar. Her şey nefret söylemidir. Öyle ki BDP'li vekilin doktor dövmesi mesele değildir ama kızı yasa dışı gösteriye katılan annenin BDP'li milletvekiline attığı tokat, kanserli hücrelerin metastaz yaptığı hastalıklı T.C. anlayışının bir eseridir, tü kakadır. Sözde kimse ırkından dolayı ayrımcılığa maruz kalmamalıdır ama herkes, Lennon'ın Imagine'ine pek de uymayacak şekilde Ermeni'dir, Kürt'tür. Bir türlü Türk olamaz, bu kelime yasaklıdır. Mensuplarının köşe yazıları Kemalettin Tuğcu hikayesi gibidir. Sermaye karşıtı sanatçılarının ise okkalı reklam kampanyalarında oynadıkları görülmektedir. Pek anarşist bir tutum olmasa gerek.

Nabza göre şerbetçiler: 2002 öncesinde bambaşka bir saftayken, yeni dönemin hükümdarlığının uzun süreli olacağının kokusunu alan bu kitle, hızla namaz hocası çalışmaya başladı ve maneviyatla ilişkileri "Aslında Tanrı var yea, mesela quarklar Tanrı olamaz mı" dan "Allahu ekber"e dönüştü. Çoğunluğunu medya patronları, reklamcıların oluşturduğu nabza göre şerbetçiler, hocaefendi hakkında methiyeler düzmeye başladı. Yazarları, Madonna'nın turne billboardlarından bile büyük billboardlarla kitaplarının promosyonunu yaparken, yurtdışında adını duyuranlar hemen Türkiye'yi soykırımcı ilan etmekten imtina etmedi. Hükümetle hocaefendi arasında ihtilaf oluştuğu söylenen şu günlerde işleri hiç de kolay değil aslında. Bkz. Taraf Gazetesi.

Gevrek - çiğdem solcuları: Başlığından da anlaşılacağı üzere Ege'de konuşlanan bu kitle, yukarıdaki iki şablonun mensuplarına tam da istedikleri kozu verdi. Şanlı Türk tarihinin aslında o kadar da şanlı olmadığını, tarihsel gereklilikler veya başka sebeplerle de olsa bazı acılara sebebiyet verilmiş olduğunu sürekli inkar eden, hatta görmezden gelen tavırları, yeni dönem siyasi anlayışının ekmeğine çokça bal sürdü. Cumhuriyet mitinglerine milyonlarcası akın akın gitti ama birçoğu, Ergenekon tutuklamaları esnasında körfez manzaralı evinde sardunya sulamayı tercih etti. "İzmirli para gibidir, ışığa tutunca üstünde Atatürk hologramı görürsün", "Adam dediğin çekirdeğe çiğdem, simide gevrek demesinden belli olur" gibi 13 yaş seviyesinde tutuculukları ve kendilerini Türkiye'nin diğer tüm bölgelerinden kibirli bir tavırla ayıran söylemleri, destekledikleri siyasi oluşumların da "out" olmasına, hatta küçümsenmesine sebep oldu. Vatan savunmasının, dört cümlelik yaratıcı köşe yazılarını facebook'ta paylaşmaktan çok daha fazlası olduğunu hatırlaması lazım bu kitlenin.



www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

14 Nisan 2012 Cumartesi

Sanal mahalle baskısı

"Başıma bir şey gelmeyecekse..." kalıbı size de yabancı değildir eminim. "Başıma bir şey gelmeyecekse, xxx sevmiyorum" gibi bir cümle mutlaka okumuşsunuzdur sosyal medyada. Normalde hiç gereği yokken neden ekliyoruz bir görüşü beyan ederken bu kalıbı? Çünkü linç etmeyi seven bir toplumuz. Bir seferinde Şebnem Ferah için yazdığım olumsuz bir tweetin ardından 22 takipçi kaybetmiştim, bir kaç da hakaret içerikli tweet yazılmıştı. Diğer linç girişimi de iyiliği iyilik için değil, sevap için yapanlara karşı yazdığım bir tweetle gerçekleşmişti. Ramazandı ve kedileri kuyruklarından tavana asanların bile "LuDfeN kaPiniZa 1 kaB su KoyUnN xD" iletileri paylaştığı ara dönemler gibi, dini hassasiyetleri olan vatandaşlarımızın herkesi hedef göstermeye meraklı olduğu bir döneme denk gelmişti.
Başka ülkeleri bilemem ama bizde kesinlikle kendimizinkinden farklı fikirlere saygı yok. Her şeyi geçtim, 'bana ne, neye inanırsa inansın' bile diyemiyoruz. Çünkü birbirimizle fevkalade ilgiliyiz, kendi hayatımızdan çok etrafımızdakilerin hayatını yaşıyoruz. Fazıl Say'ın ateist olduğunu söylemesi neden, niçin insanları kırar, anlamam. Enn koyu dindar olsam bile eminim umrumda olmazdı. Çünkü beni yalnızca kendim ilgilendirir, normal olarak.
Mesela ben de Nutella, kahve, şiir ve Jehan Barbur sevmiyorum. Ama eminim bunu Twitter'a yazarsam en az 10 takipçi gidecek. Çünkü herkes bizim sevdiğimizi sevsin istiyoruz, haklarında kötü bir şey duyduğumuzda ya savunmaya ya saldırıya geçiyoruz. Ya da aşağılıyoruz. Çocukça değil mi?

Bir başka baskı: Teknoloji baskısı

Teknoloji güzel şeydir. Hayatı kolaylaştırır bir kere. Nice hayatlar kurtulur yeri geldiğinde sayesinde, zaman kazandırır. Ama teknolojiyi de doğru kullanmak gerekir. Aç kurtlar gibi her gelişmeye saldırıp, ıncık cıncık en küçük detayına kadar girmektense pragmatik yaklaşmak önemlidir kanımca. Kısacası ihtiyacımız olduğunca kullanmalıyız teknolojiyi. Şimdilerde teknolojik bir baskı oluştuğu kanaatindeyim. 15 yıl önce sabit telefon hattı bağlatmak için ismini yazdırıp iki yıl bekleyen insanlar şimdi kullandıkları telefonun alametifarikası olarak gördükleri uygulamaları, "varoş" kullanıcıların indirmesinden yakınıyor. Ne zaman böyle teknoloji gurusu kesildik biz? Kindle'lar, Apple'ın bağımlılık yarattığı ürünleri geçtim, e-kimlik uygulaması ve internetten doktor randevusu alma sistemleri bile konuya örnek teşkil etmeye yeter. 70 yaşında adamı internete girmeye, o da olmadı torun tombalağa, kafedeki çalışana yalvar yakar şifre güncelletmeye, doktordan randevu almaya mecbur bırakan bir sistem yerleşiyor. Yanlış anlaşılmaktan çekiniyorum ama Türkiye maalesef üzerinden en az iki kuşak geçmeden böyle bir düzene ayak uyduramaz. Modernizmi en geç yaşayan, hatta yaşamamış bir ülke olarak teknolojinin her toplumsal kesime eşit şekilde nüfuz etmesini ve dahası halkın bunu etkili kullanmasını beklemek yersiz olur. Her şeyi elden yapmaya alışık, analoğu seven ve elinde ATM kartı varken bile kuyruğa giren bir toplum olduğumuz gerçeğini ise es geçiyorum.
Diğer husussa insanları sahip oldukları teknolojik ürünlere göre sınıflandırmak. iPhone'u olan seksidir, BlackBerry'si olan sıkıcıdır, Nokia kullanan memurdur ve briyantinle saçlarını ortadan ikiye ayırır gibi gibi... Kimsenin aklına bu ürünleri kullanıp kullanmamanın bir tercih olabileceği dahi gelmiyor. Niye? Çünkü ona göre elinde olsa herkes onun kullandığı ürünü kullanırdı ve kullanmayarak burun kıvırmaları ise sahip olamadıklarından. İlerde bir gün, sokakta kağıttan kitap okuyamama olayına kadar gider bu durum, demedi demeyin. Alın size bu da teknolojik mahalle baskısı.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

Devir "parlat cilala" devri

Seksenli yıllarla birlikte kırsaldan kente göçün zirveye ulaşması neticesinde bir arabesk furyası başladı. Orta sınıf giderek yok olmaya yüz tuttu ve zenginle fakir arasındaki uçurum, rahmetli Özal'ın Küçük Amerika hayalleriyle iyice büyüdü. Bu dönemin habis kalıntılarından biri de kuşkusuz arabesk akımıydı. Eskiden yoksulluk, kol kırılır yen içinde kalır prensibiyle konu komşuya bile hissettirilmezken artık yoksulluk hikayeleri satar hale gelmişti. Küçük Emrah'lar, Ceylan'lar, hep bu duygu sömürülerinin eseriydi. Annesi gündeliğe giden yetim ama yetenekli bir çocuk, bir gün İMÇ'de keşfedilir ve ayda bir yaptığı plaklar, filmlerle parayı bulur, o zamanın gazetelerine verdiği "Biz o kadar fakirdik ki kasetin etli bir yemek olduğunu sanırdık" beyanatlarıyla için için ağlattığı halk, bu yetenekli sabinin bütçesine katkı sağlamak için kasetçilere koşup albümlerini alırdı. Bu söylemin sanırım son temsilcisi Seda Sayan. Alt kültürden geldiğini saklamayan ve hatta bununla gurur duyan ve bu durumun ekmeğini yiyen bir tek o kaldı. Şimdilerde ise durum değişti. En sıradan hayat hikayeleri bile allanıp pullanıyor, en cilalı haliyle anlatılıyor. Özellikle hafta sonu eklerinde ünlülerle yapılan röportajlarda "Nasıl bir çocukluktu sizinkisi?" sorusuna "Rüya gibiydi. Babamın kucağından hiç inmezdim. Aklımda ilk canlanan 320 kişilik sofralarımız, akşam muhabbetlerimiz. Dedemin Kore Savaşı hikayeleri, bu arada dedem çok soyludur, IV. Louise'nin 8. kuşak torunu. Robert Koleji üçüncülükle kazandım ama kronik astımım vardı, annem kıyamadı. Babam bizi rahata da alıştırmadı öyle, her türlü hayatı gördük. Kah Vaniköy'deki yalımızdan kalkıp Kanlıca'ya pudra şekerli yoğurt yemeye gittik, kah bir gece uykumuzdan uyandırılıp Maldivler'e tatile götürüldük. Böyle mütevazı ve sıradan bir çocukluktu işte." cevapları bende tebessüm uyandırıyor. Bir kere maddi durumu ne olursa olsun, kimsenin çocukluğu bu kadar kusursuz olamaz. Ben bunu travmatik durumları unutma taktiği olarak görüyorum. Her şeyin en iyisini anımsamak ve abartıp yeniden sunmak. Diğer yandan, böyle röportajları okuyunca, sabah programlarında, yardım konserlerine katılmaktan kendine ev alamadığını, annesinin gecekondusunda oturduğunu söyleyen ama çekim için arkadaşımı yalı dairesine çağıran TSM şarkıcısı geliyor. Birileri artık ona bu yöntemin tutmadığını söylemeli.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

7 Nisan 2012 Cumartesi

İlişkiler, kafası karışık dindarlar ve gay askerler


Gözlem yeteneğime güvenirim. İyi gözlemler yapar, kişilerin jest ve mimiklerinden konuşma tarzlarına kadar da kaparım. Dışardayken de sık sık yaparım bu gözlemlerimi. Son zamanlarda en çok dikkatimi çekenler çiftler. Hepsi tek kalıptan çıkmış gibi, bir tane özenilecek tarafları, özgün hal tavırları ya da ilişki kavramına kattıkları bir yenilik yok. Hani insan böyle ilişkileri gördükçe "fuck buddy"lik kavramına daha çok saygı duyuyor. İlişkiler genelde şu minvalde gelişiyor: Hep pohpohlanmak, hoş tutulmak isteyen, her şeyi erkek arkadaşından bekleyen, tripten triplere giren şımarık kız ve ona pervane olmuş, bir dediğini iki etmeyen, üstüne üstlük kaprisini çeken mıymıntı erkek. Bu kızların tek amacı okulda, işyerinde popülerlik elde etmek ve hemcinsleri tarafından gıptayla bakılmak olduğu için aşkları da samimi değil. Erkek arkadaşının Lada Samara'sına binmeye utanıp, tanıdık yerlerden geçtiğinde kimse görmesin diye kafasını eğdiğini söyleyen bir kız arkadaşımla birlikte kesin olarak bu kanaate vardım. Oturdukları mekandan, kullandıkları telefona kadar her şeyi bir gösteriş malzemesi yapmaya bayılan bu kızlar nedense erkeklerin de en çok peşlerinden koştuğu kız türü. Her gün "Bugün ilk öpüsmemızın yıl dönümüydüüü, nasıl unutursun?" ya da "Bugün Gloria Jeans'e ilk gidişimızdı, bir çiçek bile almadın" gibi çocukça tavırlar sergileyen bu kızlar, gerçekten 4 S kuralını doğrular nitelikte. Erkekler de onlardan farklı değil. Etrafında pervane oldukları bu kızları çok şımartıyorlar. Kendilerini hep el altında hissettiriyorlar ve değerlerini yitiriyorlar. Ha, bunda en büyük sebep cinsel partner kaybetme korkusu da olabilir elbette. Aynı tripleri "evlenmeden olmaz"cı bir kız sergilese o ilişki kaç gün sürerdi, bilmiyorum. Günümüzde bence en ideal çift Begüm Kütük ve Erdil Yaşaroğlu. Tripten tribe koşan çiftlerden ziyade hayatı müşterek yaşayan, komik, evlilikten çok dostluk gibi görünen bir ilişki. Yani yukarıda bahsettiğim kızlardan hangisi "Bu aralar çok İskender Paydaş'sın" sözüne gülebilir ki? Lattesini çocuğun yüzüne fırlattığı gibi "Hayvansığan Berkecan" deyip terk eder olay mahalini.

Kafası karışık dindarlar

Geçen gün Şebnem Kısaparmak'ın programına bağlanan bir genç kız, nişanlısının başka kızlarla birlikte olduğunu ve bundan rahatsız olduğunu söylemiş. Kısaparmak da "Nişanlı olduğunuz için sana dokunmak istememiş, başkasında gidermiş ihtiyacını. Erkekler yapar böyle şeyler, takma" gibisinden bir şey söylemiş. Şimdiii... Benim kafam karıştı şahsen. Bu kadın "dindar" kanallardan birinde yayın yapıyor. Bu laflardan sonra kendisini alkış bombardımanına tutan teyzelerin çoğu hacı falan. Ama ortada bir "zinaya methiye" durumu var. Oğlan bir kere zina yapıyor. E, hani günahtı? Yoksa erkeğe değil mi? Diğer konu oğlanın birlikte olduğu kızın namusu. O kızın annesi yayına bağlansa, "Kızım nişanlı biriyle birlikte" dese eminim bir daha insan içine çıkamayacak kadar kötü sözler işitecekti. Beri yandan bakınca duruma, kız amme hizmeti yapıyor. Nişanlı bir kızın namusunu koruyor dolaylı olarak. Diyeceğim o ki bence aniden bir misvak arası verip, gri hücrelerini yenilemeye ihtiyacı var bu kitlenin.

Eşcinsel askerler ve vicdani ret

Bir süredir kışlada zorla seks meselesi konuşuluyor. Kaynağından ötürü kamuoyunda şüpheyle karşılanan bir haber olsa da ciddiye alınması gerek. Çünkü bu durumların orduda vuku bulduğunu TSK mensupları da dahil olmak üzere herkes biliyor. Tabii bunun doğrudan eşcinsellerin askerlik yapmasıyla ilgisi yok. Çünkü ortası delik sabunu bile Marilyn Monroe gibi görebilen "asker bilinçaltı"nın, sekse zorladığı asker arkadaşının gay olmasını kollayacak hali yok. Ama benim bahsetmek istediğim başka bir şey var. Eşcinsellerin askerlik meselesi kesinlikle çözüme kavuşmalı. Öncelikle iki gruba ayrılmalı konunun ana başlığı: İlki; gay olup askerlik yapabileceğine inanan, hatta gönüllü olarak isteyen grup. Çünkü var böyle bir grup, hani iş bulamama kaygısıyla da değil, adam bildiğin gitmek istiyor ve "eşcinseller askerlik yapmamalı" söylemi bu gruba karşı bir haksızlık yaratıyor. Diğer grup ise feminen olsun olmasın, askerlik kavramını vicdanen reddeden, yahut yapmak isteyip cinsel istismar korkusu nedeniyle çekinceleri olduğundan bu görevden muaf kalmayı seçenler. İlk grup için mesele daha kolay olsa da diğerininki o kadar değil. Çünkü günümüz şartlarında eşcinsellikten dolayı askerlik yapmama hakkı, çoğunlukla ilişki esnasında çekilmiş ve şahsın "pasif" (Ordunun gayliğe bakış açısını ortaya koymuyor mu bu durum? Aktifler gay değil, sadece 'vurucu') konumda olduğu görsellerle elde edilebiliyor. Şimdilerde aileler de çağrılıyormuş kurula. Yani kişiyi muafiyet çabalarından soğutmak hatta vazgeçirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Zaten iş bulamamak, elaleme izah edememek gibi sebeplerle zar zor bir karar veren gay birey, iyiden iyiye askerliğe razı gelmek zorunda kalıyor. Bu konuda bir düzenleme yapılmalı ve sadece TSK bazında değil, toplumsal bazda da bir uyanış sağlanmalı. Tabii bu uyanış ilkin, askere gitmeden önce en sıkı antimilitarist olup paşa paşa gidip geldikten sonra "Ay herkes yapıcek tebi, ben gittim yaptım valla" diyenlerden başlamalı, benden sonrası tufancılığa düşmemeli. Diğer yandan, son zamanlarda iş başvurularında askerlik şıkkı için Yaptı/Muaf şıkları da göze çarpar oldu. Bu iyi bir gelişme çünkü eskiden işverenler sadece askerlik yapanları işe almak istiyordu. Şimdi ise sadece "askerlikle İLİŞİĞİ olmaması tercih sebebidir" yazılarak daha geniş bir anlam kazandırılıyor meseleye. Tabii mülakatlar sırasında neden muaf oldukları eşelenip deşilmiyorsa...

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

31 Mart 2012 Cumartesi

Ordan burdan no.02

Organik vs. hormonlu

Bir süredir organik beslenmenin ve genetiği değiştirilmiş gıdalardan uzak durmanın önemi konuşuluyor hararetle. Büyük AVM'lerde organik ürün reyonları açılıyor, elmaların kurtlusu aranıyor (eskiden balmumu görünümlü olanları makbuldü), pazarlar organik ve inorganik diye ayrılıyor artık. Elbette hormonlu ya da GDO'lu gıdalar uzun vadede insan bedeninde zararlı sonuçlar doğuruyor ama bu iş de küresel ısınma gibi fazla abartılmış ve rant fırsatına dönüştürülmüş gibi geliyor bana. Bir süre öncesine kadar zemheri ayazında karpuz kadar çileklerden parsayı götüren pazarcı amcalar, şimdi "Orğanik fasülyanın kilosu 10 lira hoho" diye demeçler veriyor kanallara. Yani anlamadığım, biz bu hormonlu gıdaları ne kadardır yiyoruz? 90'lı yıllarda pazarlarda satılan kaliteli ürünleri anımsıyorum. Domatesin kokulu olduğu zamanları da. Hiç de öyle el yakacak fiyatlarda değillerdi. Organik üretimin çiftçiye maliyeti nedir ki bu kadar pahalıya satılabiliyor? Yoksa "organik" algısından mı faydalanılıyor. Bana kalırsa ikinci şık. Turfandadan parsayı götürüp artık ekmek yiyemeyeceğini anlayan kurnazların yeni alanı organik tarım.

Suçlu bulundu: Sokak köpekleri

Bir grup köpek tarafından saldırıya uğrayıp hayatını kaybettiği iddia edilen İranlı adam meselesi yine sokak köpekleri konusunu gündeme getirdi. Belediyelerin bir şey olsa da dayasak zehirli iğneleri diye avuç ovuşturduğu zamanlarda böyle yönlendirici ve kışkırtıcı haberleri haksız buluyorum. Allah'ın unuttuğu yere kurulmuş bir site, köpekler de büyük ihtimalle kısırlaştırılıp şehir dışı diye oraya bırakılmış. Şehirde olsalar dert, olmasalar dert. Bir gram ekmek vermeyip bir de şikayet ediyorlar bize saldırıyorlar diye. Bundan normal ne var? Çakıl taşı yiyecek ya da vahşi kurtlar gibi avlanacak hali yok bu köpeklerin. İnsanlar ya da kurumlar bakmadığı sürece böyle durumlar gerçekleşecek ki ben bu ölümün bu şekilde vuku bulduğundan da şüpheliyim. Türkiye'de geçirdiği ilk gün spora çıkan ve görgü tanıkları tarafından saldırı öncesi yere yığıldığı belirtilen bir adam söz konusu. Yani büyük ihtimalle kendisi bir kalp krizi geçirdi ve köpekler de ya korkudan ya da açlıktan saldırıya geçti. Ha, saldırmasalardı hayatını kaybeder miydi kaybetmez miydi bilinmez ama şu var ki yıllarca o sitelerde oturanlara bir şey olmayıp orada ilk gününü geçiren birinin başına gelmesi ilginç.
Diyeceğim o ki ben de Çanakkale'de şehir dışında bir sitede oturdum bir süre. Bir sürü sokak köpeği ve aç çingene atlarının bulunduğu, başınıza bir şey gelse kimsenin duymayacağı bir yerdi. Buna rağmen saldırıya uğramadım. Naylon hışırtısı duyunca heyecanla üstüme koşmaları ve yemek olmadığını anlayınca kös kös geri gitmeleri haricinde hiçbir tavırlarıyla karşılaşmadım. Yani kurban belirlemeden önce o hayvanları da anlamak, mahrumiyetlerine çözüm bulmak ve en önemlisi haber yaparken kamu oyunu olumsuz yönlendirmektense sadece olup biteni doğru bir şekilde aktarmak gerekiyor. "Sokak köpekleri uyutulmalı" diye çığırtkanlık yapanlarsa bana, ilkokuldayken konferans için okulumuza gelen emniyet amirinin "Öldürüceksin bu sokak çocuklarını, vatana millete hayırları da yok zaten" sözü geliyor.

MDNA çıktı!

Kraliçe Madonna'nın son albümü MDNA nihayet çıktı. Türkiye'de üç versiyonu piyasaya sürülen albümün deluxe olanını edindim. Şık bir kartonet, 2 disc'lik jewel case ve tabii ki birbirinden güzel 17 şarkının tadına varmam zaman alacak. Superstar ve Some Girls dışında albüm gayet başarılı ve doyurucu. Love Spent ve Gang Bang'in ise abartıldığını düşünüyorum ama akustik versiyonunu da dinlemekten geri kalmıyorum. Madonna'nın sabık(alı) işi Hard Candy'nin ise bu albümle kesin bir kategoriye oturduğunu düşünüyorum. Confessions ve MDNA arasında güzel bir yeri var Hard Candy'nin. Madonna'nın ölmeden denemesi gereken bir türdü ve iki turneyle, aynı adlı fitness center zincirleriyle sonuçlandı. Hayranları ne kadar memnun olmasa da dünya sevdi o albümü. MDNA de öyle. TR'de dört günde 30.000, İngiltere'de ise ilk gün 300 küsur bin satarak rekor kırdı. Şimdiki heyecanımız ise 7 Haziran'daki İstanbul konseri. Madonna olmasa şu deli saçması dünyayı şenlendirip renklendirecek başka bir şey yok gerçekten. Çok yaşa kraliçe!
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

11 Mart 2012 Pazar

Muhafazakarların genel sorunu

AK Parti'nin yaptığı bir ankette halkın yüzde yetmişinin "dindar gençlik" fikrine sıcak baktığı ortaya çıkmış. Ankete katılanların yaş ortalamasını bilmiyorum ama çoğunluk eğer gençlerden oluşuyorsa durum vahim demektir. Bu "Ben her türlü günahı işlemeye meyilliyim, beni dizginleyecek, aynı zamanda beni baştan çıkartan, günaha yaklaştıran etkenleri ortadan kaldıracak bir şeye ihtiyacım var" demektir. Yani iradesizliğin kabulüdür.
Muhafazakarlık sadece Türkiye'de değil, dünyada da yükselişte. Yıllar önce çekilen filmleri, video klipleri izleyip şaşırmamız, ne cesaretmiş dememiz de bundan. Artık çıkan her kitabın, albümün 10 tane versiyonu var; küfürsüz versiyon, argosu seyreltilmiş versiyon, aileleri üzmeyecek versiyon vs. İnsanlar hem kendilerinin hem de yetiştirmekte oldukları çocuklarının olumsuz etkilenmemesi, cinsellikle erken tanışmaması için belirli taleplerde bulunuyorlar. Bazıları makul olmakla birlikte çoğu ikiyüzlülük ve topyeküncülükten ibaret. Mesela internet filtreleme meselesi.
Peki sebep ne? Bence ilk sebep sosyo-ekonomik, diğeri politik. İnsanlar ekonomik krizlerden etkilendikçe, umutsuzluğa düştükçe dine sarılıyorlar. Post-modern dönemlerin getirdiği "Bütün büyük söylemlerin çöküşü ve ideallerin yıkılması" da bu sebeplerden biri. Dünyanın daha umutsuz bir yer olması, madde kullanımının artması, buna bağlı olarak sapkın davranışların yaygınlaşması ve insanların manevi anlamda dayanaklarının olmaması gibi sebepler... Diğer bir sebepse kadim dinlerin, serbest piyasa ekonomisinin en büyük destekçisi olmaları. Dünyaya hakim olan güçlerin tek tanrılı dinlere ikinci baharını yaşatmalarının altındaki etkenlerden biri de bu.
Dindarlık kötü bir şey mi? Tabii ki hayır. Ama hangi noktaya kadar? Dindar olmayı tercih etmeyen ve bu yaşam tarzını benimsemeyen insanların kırmızı çizgilerini aştığı noktaya kadar. Az önce de bahsettiğim topyeküncülük burada da kendini gösteriyor. Dindar gençlik yetiştirme isteği, tek tip beyinler yaratmaktır aynı zamanda. Farklı düşünemeyen, aynı şeylere inanmış ve yaratıcılığı daha da önemlisi benliği hiçe sayılmış bireyler topluluğu demektir. Diğer yandan dinsiz olma hakkını kullanmak isteyen insanların daha fazla göze batması, mahalle baskısının artması, kimi zaman şiddet gösterilerinin meydana gelmesi demektir. (Madımak olayı da bu durumun öncü sarsıntısı değil miydi?) Yani distopyanın ta kendisidir.
Muhafazakarların bir sorunu da her şeyi Allah için yapmaları. Askerdeyken üniversite mezunu bir arkadaşıma "Aç kalan bir insan görsen ona ne için yemek verirdin?" demiş, "Allah rızası için" yanıtını almıştım. "Peki o insanın doyması sana hiç mi mutluluk vermez, açlığının giderilmiş olması içini rahatlatmaz mı?" demiştim, "Aklıma gelmez ki!" demişti. Bence korkunç bir durum. Vicdanın yerine ikame edilen din, bu yüzden işlevini tam olarak yerine getiremiyor. Bir yerlerde bir şeyler eksik kalıyor.
Peki çözüm ne? Çözüm insanları özgür iradeleriyle baş başa bırakmak. Zaten ahiret günü ve hesap verme kavramlarının özü de bu değil mi? Herkes özgür iradesiyle seçtiği yolun bedelini bir şekilde ödeyecek. Aksi takdirde sınavın bir önemi kalmaz.
Yani çözüm fatura ödeme noktalarına "Bay", "Bağyan", "Kız", "Kadın" vezneleri eklemek, başı kapalı kadınlar için lila rengi metrobüsler koymak, hayatı izole ve çekilmez hale getirmekten değil, nefse hakim olmak, elektrik faturası kuyruğunda 60 yaşındaki teyzeden bile tahrik olma, olabilme fikrini kafalardan def etmekten, beyni bacak arasından çıkarmaktan ve her türlü yaşam tarzına saygıdan geçiyor. Bayağı zorlu bir müfredat desenize.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ordan, burdan

Hoca verir talkını...

Christopher Ciccone, yani kraliçeler kraliçesi Madonna'nın kendisinden 2 yaş küçük kardeşinin kitabı Kız Kardeşim Madonna (Life With My Sister Madonna)'yı yeniden okudum geçenlerde. İlk okuduğumda aklımda kalmayan bir detay beni güldürdü. Madonna, kızının babası Carlos Leon'la birlikte babasında kaldığı bir gece, koyu katolik babanın emriyle ayrı bir odada yatmış. En ünlü özlü sözü "Zevkleri başkasının iznine bağlı kişi zavallıdır" olan bir sanatçı için ironik bir durum.

Konser meselesi

Ocak ayından beri dünya Madonna'yla dönüyor. Her yerde 26 Mart'ta çıkacak albümü MDNA'in haberleri ve tabii ki 29 Mayıs'ta Tel Aviv'de başlayacak olan Madonna World Tour 2012 turnesinden bahsediliyor. 2006'dan beri bendenizin de dahil olduğu "MadonnaTürk"çülerin yoğun çabaları ve girişimlerine rağmen ülkemiz sathına uğramayan kraliçe, nihayet 7 Haziran 2012 akşamı, Türk Telekom Arena'da bir konser verecek. Çok şükür ki biletimi tükenmeden aldım ve büyük günü beklemeye koyuldum. Şimdi yana yakıla bilet arayanları görünce karaborsacılara gün doğdu demekten kendimi alamıyorum. Kadın tek başına endüstri olmuş, saygı duyulası. Ayrıca bilet kuyruğunda her yaştan, her konumdan insanın sabırla saatlerce beklemesi de takdire şayan. Düşünsenize, dünyanın bir ucunda binlerce insan size para kazandırmak için sıra bekliyor, şaka gibi. Ee, her fırsatta "Ben bir performans sanatçısıyım", "Benim gösterilerim bir sanat enstalasyonudur" diye demeç veren ve "İnsanlar çanta gibi çılgınca şeylere 300 dolar veriyorlar. Yıl boyunca çalış, biriktir ve gösterime gel. Ben buna değerim" şeklinde mütevazı beyanlarda bulunan bir divaya da bu yakışır.

İki kitap tavsiyesi

Yeşilçam deyince aklımıza hep melodramlar, abartılı tesadüflerin buluşturduğu ve kötü kaderin ayırdığı bedbaht aşıklar, yumruğunu ısırarak ağlayan aktrisler gelir. Hep yakınırız; "Türk sineması hala kendi dilini oluşturamadı" diye. Şimdi tavsiye edeceğim kitap, Türk sinemasının neden özgün bir dil oluşturamadığı üzerine iyi bir örnek. Dr. Meral Özçınar Eşli'nin Ocak 2012'de çıkan iki kitabından (Diğeri Arada Kalmak) biri olan "Türk Sinemasının Felsefi Arka Planı: Sinemayı Felsefeyle Düşünmek", plastik sanatlardan, sanayi devriminin meydana gelmesiyle ortaya çıkan sinemaya kadar uzanan ve konuyu görsel sanatlarda perspektif kullanımının kültürel farklılıklara dayanması çerçevesinde açıklayan bir başucu kitabı. Ustaların ustası Oğuz Adanır'ın önsözüyle açılan kitap, Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesi, Derviş Zaim'in Cenneti Beklerken, Nokta ve Tabutta Rövaşata'sı gibi, Türk sinemasına ivme kazandıran ve yenilikçi arayışların hakkını veren filmlerin çözümlemeleriyle geniş bilgiler sunuyor, Yeşilçam'ın neden parodi havasından kurtulamadığını, sinemamızın neden hala özgün bir dili olamadığını, modernizm ve doğululuk-batılılık ekseninde sorguluyor.

Türk Sinemasının Felsefi Arka Planı: Sinemayı Felsefeyle Düşünmek
Meral Özçınar Eşli
Doruk Yayınları, 344 s.

Fizikçi Michael Brooks'un Fizik isimli kitabı da diğer bir tavsiyem. Her fırsatta, elindeki kısır tabağını sarsa sarsa "Kuğantuma inanıyoruğam" diyen gün teyzelerine pozitivist bir referans olacak nitelikte, akıcı ve öğretici bir kitap. Anlaşılır diliyle, fizikten korkan ve sadece magazin kısmıyla ilgilenenleri bile hemen avucuna alıyor. Kuantum fiziği, görelilik ve gerçekliğin gerçek doğası gibi felsefe ve fiziğin kesiştiği noktalara değinen kitap, fizik bilimini anlamamız açısından 20 önemli soruya değiniyor. İşte o sorulardan bazıları: Fiziğin amacı nedir? Zaman nedir? Elma neden düşer? Katılar gerçekten katı mıdır? Bedava yemek diye bir şey neden yoktur? Tanrı parçacığı nedir? Zamanda seyahat edebilir miyiz?

Fizik
Michael Brooks
Versus Kitap Yayınları, 248 s.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

28 Ocak 2012 Cumartesi

Askerlik ve MDNA Neden Önemli?

Askerlik

Temmuz'dan beri blogumu güncelleyemiyorum. Sebep malum; askerlik koşuşturmacası. Kısa dönem olarak yapıp bitirdiğim askerlik, bende pek etki bırakmadı açıkçası. 11 Ağustos'tan, yani kaldığım yerden hayata devam ediyorum - şimdilik en azından.
Yurtta kalma, yatılı okuma, askerlik vb. durumlar, insana bol bol gözlem yapma fırsatı veriyor. Gitmeden önce en büyük kaygım uzun ve kısa dönem askerlerin yaşayabileceği ve hali hazırda yaşadığı sorunlardı. Çok şükür ki bizim bölüğün uzun dönemleri de en az kısa dönemler kadar bilinçli, iyi niyetli ve düzgün insanlardı.
Sürgün bölgesi diye adlandırılan Lüleburgaz, bir çok 'vukuatlı' askere ev sahipliği yapıyor. Bu yüzden sabıkalı veya bağımlı birçok insanla bir arada kalıyorsunuz, hatta anlaşıyorsunuz. Bu da 'steril' yaşamlarımızda edindiğimiz önyargıların, aslında çok da haklı olmadığını gösteriyor.
Beni en çok rahatsız eden konuysa ziyan edilen yemeklerdi. Kova kova dökülen yemekler, aklıma "Acaba bunca yemek çevredeki roman vatandaşların atlarına ya da barınaklara verilemez mi ?" sorusunu getirdi. Çünkü acemi birliğim olan Amasya'daki alay komutanımız, bizzat kendisi böyle bir uygulama başlatmıştı. Yemekler ziyan olmuyor, barınaktan düzenli olarak gelen bir araç toplayıp götürüyordu. Diğer bir husus, en çok yemek ziyan edenlerin kırsal bölgelerden gelenlerin olmasıydı. Emeğin, üretimin ne denli zor olduğunu doğrudan bilenlerin bu kadar sorumsuz davranması beni oldukça şaşırtmıştı.
En çok üzüldüğüm olaysa, koğuşun kapısında baktığımız Pamir adlı minik tekire bir devriye aracının çarpmasıydı. Saklandığı dolabın altından, beni botlarımdan tanıyarak koşa koşa çıkacak kadar duyuları gelişmiş ve sevecen 750 gramlık bu canlıyı, bir avuç kan ve organ yığını olarak görmek sanırım askerliğimin en kötü şeyiydi.
Sonuçta iyisiyle, kötüsüyle, öyle ya da böyle bitti. Darısı henüz gitmemişlerin başına.

MDNA neden önemli?

Madonna, 20. ve 21. yüzyılın başına gelmiş en önemli sanat olayı bence. Popüler kültürün kitle kültürüne dönüştüğü dönemlerde zamk vazifesi gördü. Pop-art'ın temsilcilerine bizzat ilham verdi. Elvis'ten ve Beattles'dan sonra gelen üçüncü büyük ve ilk kadın sanatçı. Başarısı, dünyada tek olduğu su götürmez bir gerçek. Aynı anda nefes alıyor olmak bile şans. Tabii ki böyle bir sanatçının albümü de beklenti yaratır, herkes tarafından tartışılır. İşte sanatçının dört yıl aradan sonra çıkaracağı MDNA isimli 12. stüdyo albümü bu yüzden büyük beklenti yarattı.
Martin Solveig ve onüç yıl önce çalıştığı William Orbit'le bir araya gelen Madonna, kariyerinin en uzun çalma süresine sahip albümünü çıkarmaya hazırlanıyor. Şimdilik 17 şarkı olarak planlanan albümün çıkış tarihi, klasik bir Madonna ritüeli haline geldiği üzere, sürekli ileri alınıyor. (Son tarih 2 Nisan) İlk tekli Give Me All Your Luvin' ise bir Nicki Minaj ve M.I.A. düeti. Klibi Megaforce tarafından çekilen şarkıyı ilk kez 3 Şubat'ta duyacağız. Superbowl performansının yarattığı heyecandan bahsetmiyorum bile. Kraliçe yine dünyayı dans pistine çevirecek.

İsmi neden skandal oldu?

Madonna, her albüm öncesi isim sıkıntısı yaşar. Önceki albümüne Give It 2 Me ismini vermek isteyen sanatçı, fotoğraflarda kullandığı boksör kemerine bile bu ismi işletmişken, Warner Amca'lardan gelen "Olmaz güzelim" uyarısıyla ismi Hard Candy olarak değiştirdi. Bu da provokatif bir isimdi çünkü Hard Candy, argoda erekte olmuş penis demekti. Boks teması aniden şeker temasına dönüştü. Tasarımcı Giovanni Bianco'nun bu ani değişikliklerden dolayı oldukça yıprandığı duyuldu. (Son albümün tasarımını da yapan Bianco, Twitter'dan Stefano Gabbana'ya "M beni çok çalıştırıyor ama memnunum" minvalinde bir şeyler yazdı. Kraliçeyle iş yapmak zor zanaat yani.) Son albümüne MDNA ismini verdiğini de katıldığı bir show programında açıklayan M, yine bütün tepkileri üstüne çekti. Çünkü bu isim MDMA denilen ekstatik bir uyuşturucuya gönderme yapıyordu. (Kendisinin extacy'ye ilk göndermesi değil. American Life'ta yer alan X- Static Process şarkısı da aslında Extatic Process kelimesinin 'adaplı' bir uyarlamasıydı.) Dernekler ayaklandı, değişikliğe gitmesi gerektiği feryatları duyuldu. Ama M'e göre bu isim, kendi isminden meydana gelen masum bir kelime oyunuydu.
Diğer bir söylenti ise Mitokondriyal DNA'ya gönderme yaptığıydı. Bu DNA, döllenen yumurtanın bölünmesini sağlayan ve anneden gelen DNA türüdür. Anne figürünün de M için ne kadar önemli olduğunu herkes bilir. (W.E.'nin galasında annesine teşekkür ederken ağlaması, son zamanlarda anne hasreti çektiğine delalet edebilir.)

Albümün kesinleşen şarkıları:

Trust (S.I.A.'nin Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla albümde yer almayacağını öğrendiğimiz Trust, sürpriz bir şekilde açılış şarkısı olarak karşımıza çıkacak. Yaylılarla bezeli, duygusal bir şarkı olduğu söylenen Trust'ın sözlerinin bir kısmını, prodüktör Orbit geçenlerde facebook sayfasına yazdı.)
Give Me All Your Luvin' (Nicki Minaj ve M.I.A. düetinden oluşan şarkının ilkel bir versiyonu Kasım'da sızmıştı. Albüm versiyonunun çok daha 'catchy' olduğu söyleniyor.)
Girls Gone Wild (Albümün ikinci teklisi olacağı söylenen şarkının hit olma şansı yüksek.)
Bang Bang (B-Side şarkısı mı yoksa albümde yer alacak şarkılardan biri mi olduğu hala meçhul. Bir film noir soundtrack'ini andıran karamsar sözleri ve tekinsiz havasıyla Rihanna'nın Russian Roulette'ini anımsatıyor.)
Birthday Song (M.I.A. düeti. Klasik bir Solveig şarkısı. Pozitif, "la la la" tarzında.)
Masterpiece (Albümün en iyilerinden. Altın Küre başarısından sonra, sadece W.E.'nin OST albümünde yer alması fikrinden vazgeçildiği ve MDNA'nın listesinde olacağı kesinleşti.)
Kids (Daha önceki albümde Pharrell'in Heartbeat'ini yeniden ele alan Mad, bu sefer Kelis'in Flesh Tone albümüne alınmayanlar arasından seçtiği Kids'i yeniden yorumladı.)
Turn Up The Radio (Solveig'in pozitif ve eğlenceli şarkılarından biri. Madonna versiyonu ise merak konusu.)
Beautiful Killer (Hayranı olduğu Alain Delon'a adadığını söylediği şarkı. Hakkında başka bir bilgi yok.)

Madonna
MDNA
Universal/Interscope Records
Çıkış Tarihi: 2 Nisan 2012




www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip