20 Nisan 2011 Çarşamba

Mizojini ve homofobi



"Girls can wear jeans (Kızlar kot pantolon giyebilirler)
And cut their hair short (Ve saçlarını kısa kestirebilirler)
Wear shirts and boots (Tişört ve bot giyebilirler)
'Cause it's OK to be a boy (Çünkü erkek olmakta bir sorun yok)
But for a boy to look like a girl is degrading (Ama bir erkek için kız gibi görünmek aşağılayıcıdır)
'Cause you think that being a girl is degrading (Çünkü sen, kız olmanın aşağılayıcı olduğunu düşünüyorsun)
But secretly you'd love to know what it's like (Ama içten içe, bunun nasıl bir şey olduğunu bilmek hoşuna giderdi)
Wouldn't you (Değil mi?)
What it feels like for a girl" (Bunun bir kıza nasıl hissettirdiğini)


Yukardaki dizeler, Madonna'nın "What It Feels Like For A Girl" şarkısının girişinden. Aslen The Cement Garden filminden, Charlotte Gainsbourg'un bir repliğinden alıntı olan sözlerin bugün yeniden aklıma düşüvermesinin sebebi, Malezya'dan gelen utanç verici bir haber. Yaşları 13 ile 17 arasında değişen 66 erkek çocuğunun, efemine hareketler sergiledikleri düşüncesiyle erkeklik kursuna gönderilmelerinde karar kılınmış. Zorlama yok-muş ve tamamen isteğe bağlıy-mış. (O yaşta nasıl bir gönüllülük söz konusuysa!) Kursta temel olarak fiziksel derslerin yanı sıra dini eğitim de verilecekmiş. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkede doğal olarak eşcinsellik yasak. Bu eğitimin amacı da kurs yetkilisi tarafından, çocukların ileride "travesti veya eşcinsel olarak zor bir hayat sürmeleri"ne erkenden engel olmak şeklinde açıklanmış. Bizde ancak Aliye Kavaf'ın aklına gelebilecek bu dahiyane fikrin, Malezya gibi muasır medeniyetler seviyesindeki bir ülkenin yetkililerince düşünülmüş olması, sabık vekilimiz için ne acı... Neyse.
Dünyada şaha kalkan bir muhafazakarlık akımı var ve doğu batı dinlemeksizin yayılıyor. Bu akımın ilk vurdukları ise her zamanki gibi eşcinseller ve kadınlar oluyor. Çünkü moderniteyi yaşayıp bitirmiş ülkelerden tutun, Angelina Jolie'nin pirinç lapası ve Vermidon götürdüğü ülkelere kadar ataerkillik hakim. Erkek olmak demek; güçlü olmak, egemen olmak demek. Siyasette, iş dünyasında, hatta sanatta bile erkek egemenliği söz konusu. Böyle bir ortamda eşcinsellerin ve kadınların baskı altında olmaması imkansız.
Bu ortamın en olumsuz getirilerinden biri homofobi, yani eşcinsellerden nefret etme. Bu nefretin sebebinin yalnızca, başkalarına hiçbir zararı olmayan ve her birey gibi kendinden mesul olan eşcinsellerin, heteroseksüel hemcinsleri gibi giyinmemeleri/davranmamaları olmadığını hepimiz biliyoruz.
Kadın gibi hissettiği için kadın gibi giyinen bir travesti, kimi ilgilendirir? Neden nefret uyandırır? Bilimsel verilerim yok. Uzun uzadıya anketler yapmadım ve insanları floresan ışıklı eter kokulu küçük odalara tıkıp korkunç deneyler de yapmadım. 24 yaşıma kadar okuduklarımdan, edindiklerimden yola çıkarak bu nefretin sebebini biraz daha belirginleştirmeye çalışacağım.
Hepimiz şahit olmuşuzdur, erkek gibi davranan kızların ailelerince övüldüğüne. "Erkek gibi kız", "delikanlı kız", "babasından iyi futbol oynuyor" gibi şeyler kulağımıza çalınmıştır. Kimse o kızların bir gün lezbiyen olacağını düşünüp yanağına şaplak atmaz. "Kızzz, kendine gel, az kırıt şööle bak anan gibi" demez. Çünkü erkek olmak ya da erkek gibi olmak avantajdır. Böyle kızlar kendini ezdirmez, kendisine yan gözle bakan erkeğe dersini kendi verir. Ama bir kızı da sevebilir. (Allah korusun nidaları)
Beri yandan bir erkek çocuğu, arkadaşının Barbie bebeğiyle oynadığında anneler telaşa kapılır. Eskiden, babaya bir şey çaktırmadan bebekler çöpe atılır, yerine oyuncak silah, polis arabası gibi "eril" oyuncaklar konulurdu. Şimdi ise "modern" anneler, kelebegiz.biz, kanatlianneler.com gibi sitelerin pudra pembesi forumlarında, "L'Oreal mi Wella mı yardım edinnnnnnnn" konusunun hemen altına "Benim Hasan Berk bebekle oynuyooo" şeklinde yardım başlıkları açıyorlar. Biraz felaket tellalı olan "Ayy sakın oynatma, büyüyünce gey olurmuş" diye feveran ederken, biraz daha aklıselim olanı "Benim Muharremcan da oynuyordu, şimdi aslan gibi, korkma" diye yüreklere su serpiyor. O çocuğun iç dünyasıyla kimse ilgilenmiyor. Çünkü o çocuğun cinsel yönelimi bir gün ortaya çıktığında, bunun vicdan azabını kaldıramayacaklarından korkuyorlar. Çocuklarıyla en çok ilgilenen bireyler olarak, kocalarının "Hep senin yüzünden oldu bunlar" şeklindeki suçlamalarından çekiniyorlar. Bu durumla yüzleşmekten korkmasalar, saç boyalarının tartışıldığı bir foruma değil, bir pedagoga danışır, maddi imkanları yoksa dahi tıbbi destek forumlarından bilgi alırlardı. Onların duymak istediğiyse sadece "Çocuğun eşcinsel olmayacak".
Sadece aile değil, okul ortamı da doğuştan eşcinsel yönelimli çocukların kabusu. Özdeşleştiği kızlarla oynayan çocuklar, bilinçsiz öğretmenlerce sınıf içinde uyarılıp rencide edilebiliyor. Daha da kötüsü, erkek arkadaşlarıyla oynamaya zorlanabiliyor. Bu da kimi zaman, o yaşlarda bilinçlilikle gerçekleşmeyen cinsel istismar ya da tacizlere davetiye çıkarıyor.
Mizojininin (Eski Yunanca kökenli, kadına duyulan nefret anlamındaki sözcük) ardındaki dini ve mitolojik sebepler, günümüz toplumlarında hala geçerli. Şeytani kadın, erkeğin artık kemiğinden yapılan kadın gibi inanışlar, kadınların netameli, kimi zaman ölümcül varlıklar oldukları inancını besliyor. Bu da, doğuştan erkek olma lütfuna erişmiş bireylerin kadın gibi davranmasını "garip ve kabul edilemeyecek" bir şey olarak belletiyor alttan alta. Yani aslında homofobinin altında, kadın düşmanlığı yatıyor. Erkek Fatma'lar baş tacıyken, annesinin ayakkabısını denerken yakalanan erkek çocuğu sopayı yiyor. (Son günlerde moda olan bir reklamdaki efemine karakterin yerine, "adam gibi adam" abisinin getirilmesi de ülkemizdeki homofobinin ve farklı cinsel yönelimlere tahammülsüzlüğün açık ifadesi.)
Umarım bu yükselen muhafazakarlık, daha farklı alanlara, daha yoğun şekilde nüfuz etmez. Zaten her şeyin müsebbibi de bu ucube kavram değil mi? Orta sınıf ahlakının omurgası. Kol kırılsın ama yen içinde kalsın. Gerçek muhafazakarlığı takan kim? Öyle görün yeter. Bu yüzden emerek büyüdüğümüz memeleri kapatmak için bu kadar çabalıyoruz, kadınların kafasını bez parçalarıyla sararak "var ama yok" hale getirmeye çalışıyor, adına da özgürlük diyoruz. Kadınları sevmiyoruz ve sevmemeye devam edeceğiz. Ta ki bütün insanlar, kadın (gibi) olmanın kutsallığını fark edene dek.

İlgili şarkı:

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

25 Şubat 2011 Cuma

Sosyal medyada adab-ı muaşeret

Sosyal medyadan uzak durmak, hatta internet kullanmamak birkaç yıl öncesine kadar 'cool'du. "Benim facebook hesabım yok" derken alınan haz, hiçbir şeye değişilmezdi. Ta ki durmadan aklımızı çelen arkadaşa uyduğumuz, "Nedir ya bu facebook, bir bakayım" dediğimiz güne kadar...
2007'den beri facebook kullanıyorum. Başlarda işlevini tam olarak anlayamamış, ilk birkaç ayımı arada bir çevrimiçi olup ilkokul arkadaşlarımı aramakla geçirmiştim. Sonra fotoğraf paylaşımları, derken videolar... Ucuz bir iletişim aracı olması ve kolayca organize olabilmeniz de cabası. Haliyle artık sanal alemin vazgeçilmezlerinden biri facebook ve Twitter.
Geçtiğimiz yaz sıkılıp profilimi kapatmıştım, ne var ki sokaktan bulduğum kediyi sahiplendirmek için yeniden aktive ettim ve o gün bugündür bir daha kapatmaya elim gitmedi.
Günlük hayatın birebir yansıması olmasa da benzer davranış özellikleri gösteriyoruz bu sitelerde. Bir başkasının duvarına yazılar yazıyoruz, paylaşımlarımıza istediğimiz kişiyi etiketliyoruz, yorum yapıyoruz... Neredeyse bir organizma haline gelen bu siteler, kendi içinde bir 'sosyal medya adabı' bile geliştirdi. Uzun zamandır arkadaş sayısını 170'ten yukarı çıkarmamaya özen gösterip, yavaş yavaş 190'lara ulaşan biri olarak, sosyal medyadaki alışkanlık haline gelen bu davranışlarımızı biraz irdelemek istiyorum.

Özel mesajlara geç cevap verme: Sanırım bu, messenger'dan ya da mail yollamanın popüler olduğu zamanlardan kalma bir alışkanlık ama artık bütün sosyal medyaya yayılmış durumda. Bir soru soru sormak için mesaj attığınız kişi size 2 hafta sonra dönüyorsa, bunu cool görünmek için yaptığından emin olabilirsiniz. (Belki çevrimiçi olmamıştır, mesaj kutusu doludur, geç görmüştür diyenler, çok iyi niyetlisiniz, kib öptüm bye)

Paylaşımları hususileştirme: Güzel bir video ya da yazı paylaştınız. 5 dakika sonra ana sayfada "bla bla and bla bla shared a link" yazısını gördünüz. Bir de baktınız ki sizin isminiz yok. Yani sizden gördüğü halde sizin profilinizden paylaşmayıp, linki tekrar kopyalayıp yapıştırmış. Bu davranış büyük ihtimalle, paylaşımın kendisi tarafından bulunduğu düşüncesini uyandırmak ya da "via xxx" şeklinde kişinin reklamını yapmak istememesinden kaynaklanıyor olabilir. Şahsen ben beğendiğim paylaşımları, gördüğüm kişinin üzerinden yapıyorum.

Ana sayfadan kişi gizleme: Hatır gönül işleri, bu sitelerin olmazsa olmazıdır. Sünnetçinizin oğlu sizi bulmuş, e eklesen bir dert, eklemesen bir dert. Hadi ekledik diyelim, "Bu ViDeoYu PayLasHmaYaN HıRısDiyanDır" şeklindeki paylaşımlarını görmek de kabus! Silsen burnu kalkık olursun, silmesen kendine zarar. O halde ne yapıyoruz, ana sayfadan "hide" yaparak gizliyoruz. Sizi kimin gizlediğini anlamak için de küçük bir taktik: Uzun zamandır notifications kısmında ismini görmediğiniz kişi 4-5 ay gibi periyodlarla eski - yeni paylaşımlarınızı beğeniyor ya da yorumluyorsa, bu; sizi gizlediğini ve ara sıra aklına düştüğünüzde profilinize baştan sona baktığını gösterir.

Doğum günleri: "Benim doğum günümü kutlamayanlarınkini ben de kutlamıyorum" şeklinde duyduğum ve bana "Kimin kutladığını nasıl hatırlıyorsun yav" dedirten garip trip. Tabii ki genel olarak kızlarda hakim.

RT etme vs. yeniden yazma: Özgün bir tweet yazıyorsunuz ya da sizin yaratımınız olan bir fotoğraf/tasarım paylaşıyorsunuz. 38 görüntüleme ve 2 RT alıyor. "E olabilir, nolcak" diyorsunuz ki ertesi gün bir de ne göresiniz? Sizin tweet'inizi birebir paylaşıp sonuna ":)" ekleyen biri, sizden daha az takipçisi olmasına rağmen 2.456 görüntüleme ve 100+ RT alıyor. Gel de çıldırma! Hırsızlıktan başka bir şey değil bu bana göre. Çok beğeniyorsan RT edersin, ha, o kişinin reklamını yapmak istemiyorsan paylaşımına da müdana etmezsin.

Tweet silme: Birine hitaben yazdığınız cevabı, hemen akabinde silmek demek oluyor efenim bu. Bence sosyal medyadaki en garip ve en ayıp davranış. Benim de "Hahaha", ":)))", "Evet" şeklinde tweet'ler sildiğim oluyor ama en azından ertesi günü bekliyorum. Muhatabımı, pilava ters konmuş kaşık gibi ortada bırakmıyorum. Eğer kimseye cevap vermek istemiyorsanız, hepimizin severek takip ettiği Ozan Önen gibi özel mesajla yanıtlamayı tercih edebilirsiniz.

Benim aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Sadece bir eğlence ve yerine göre öğrenim aracı olarak kalması gereken yerleri günlük ihtiraslarımızın ve küçük hesaplarımızın arenasına döndürmek, bana kalırsa milletimize has bir şey. Her konuda olduğu gibi bu konularda da duygusal, hassas ve asabiyiz. Keşke biraz relaks ve daha ahlaklı olabilsek.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

24 Şubat 2011 Perşembe

Aklı selim sahibi insan aranıyor

Soner Yalçın'ın göz altına alınmasından beri kimin, nasıl gazeteci olduğu daha bir anlaşılır hale geldi. Demokrasi sevdalıları, Kürtler için göz yaşı dökenler, muhafazakar liberaller (ne demekse), laikler, kafatasçılar... her kim varsa. Türkiye'de her meselede olduğu gibi, gazetecilikte de itidalli ve aklı selim yaklaşım eksikliği var. Ya o uçtayız ya bu uçta. Daha da fenası, bu iki ucun temsilcileri, kitlelerini de kutuplaştırıyorlar.
2002'den beri süregelen iktidar, ya tamamen kendisine yaranmaya çalışan, ya da üzerinden korku söylemleri yaratan, iki uçlu bir basın yarattı. Yıllar önce bambaşka bir düşünceyi savunanlara eski yazıları okutulduğunda "İnsanlar değişebilirler" diyerek kendilerini savundular. Herkes değişti ama düşene vurma alışkanlığı hiç değişmedi.
Soner Yalçın'la aynı fikirde olmayabilirsiniz, kişisel meseleleriniz olabilir, Odatv'nin yayın anlayışı size hiç uymayabilir. Ama liberal olduğunuzu iddia ediyorsanız, insanlar sizden, muhalif seslerin susturulmasına karşı da kanınızın son damlasına kadar savaşmanızı bekleyecektir. Sadece faili meçhul cinayetlerden bahsederek, yıllardır zulme uğrayan Kürtler'den, Türkler'e karşı duyduğunuz 'sevgisizliği ve empati eksikliğini' vurgulayarak elde ettiğiniz 'Azınlıkların prensi, ezilmişlerin sesi cesur insan' payesi ve başınızın üzerindeki hale, samimiyetinizi kanıtlamaz.
Yıldırım Türker'i kişisel olarak beğenmem. Liberallerin Yılmaz Özdil'i gibi gelir bana hep. Popülist bir söylem, yakın tarihi bolca kişisel yorumlarla irdeleme ve yansıtma çabası ve Kürtlerin kendi milletine yaptığı zulmü görmezden gelip bütün cürümü T.C.'ye yükleme çabası, devamlı arkasında durduğu hümanist insan kimliğini gerçekçi kılmaz gözümde. Benim için gazeteci muhalif olabilmeli, karşı tarafın gözünden bakabilmeli, duygu sömürüsünden ve popülizmden de uzak durmalıdır.
Soner Yalçın'a gelirsek, zamanında yayınladığı çarşaf çarşaf Sabetayist ünlüler ve siyasetçiler listeleri, komplo teorileri ve gerçekliğini kanıtlayamayacağı meseleler hakkında çok kesin yargılara varmasını bir kenara bırakırsak, akan suya kapılmayıp, muhalif bir söylemle ayakta kalma çabası vermesi takdire şayan. Özellikle 2002'den beri saf değiştirenler göz önüne alındığında... Tutuklanmasına karşı çıkmak da bütün meslektaşlarının boynunun borcudur. Bir gün o ibre kendilerine de dönebilir, sırtlarını dayadıkları duvar yıkılabilir. Belki faydacı bir yaklaşım ama, en azından kendileri bir gün mağdur olduklarında, sırtlarını sıvazlayacak bir el, lehlerinde açıklamalar yapacak birkaç dost bulabilmeleri için en azından bu erdemliliği gösterebilmeleri gerekir.
Diyeceğim o ki aklı selim sahibi insana ihtiyacı var bu ülkenin. Bütün kişisel hırslarından arınmış, tarafsız düşünebilen, kendisini karşı tarafın yerine koyabilecek yetenekte sanatçılara, siyasetçilere, bilim adamlarına, gazetecilere ihtiyacı var. Çünkü bu ülke kerbelaya döndüğünde, endişeler gerçek olduğunda onlar yurtdışında kaldıkları müştemilatlarda yeni isimleriyle saklanırken, keşmekeşin içinde kalacak olan yine halk olacak.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

10 Şubat 2011 Perşembe

O böyle doğdu!

2008 yılından beri ortalığı kasıp kavuran Stefani Joanne Germanotta, nam-ı diğer Lady Gaga'nın, Mayıs'ta çıkacak olan Born This Way isimli albümünün aynı adlı ilk single'ı yarın dinleyicilerin huzuruna sunuluyor. Bad Romance ile kalıcı olacağının işaretlerini veren Gaga'nın uzun zamandır beklenen şarkısının sözleri, parça parça yayımlanırken bile kıyametleri kopardı, kaldı ki şarkının estireceği fırtınayı düşünemiyorum. Şarkı, genel olarak doğuştan gelen ve değiştirilemeyen edinimlerimizle ilgili. Bunların başında da tabii ki eşcinsellik geliyor. Tıp dünyası 70'lerde eşcinselliği hastalık statüsünden çıkardı ama bunun günlük hayata olumlu bir yansıması hala pek yok. Çünkü halen homoseksüelliği bir hastalık olarak niteleyen yazarlar, hatta bilim adamları var. O yüzden şarkı içerik bakımından hiç demode değil, bir tekrar olsa bile.
Madonna popüler kültür sınırları içerisinde yapılabilecek her şeyi yaptı. Gerek imaj, gerekse konsept olarak. Zaten kendisi de bu konuda hiç mütevazı davranmıyor ve "Benim her gösterim, bir sanat enstalasyonudur" diyor. O yüzden Madonna'nın ardından gelecek bütün popstarlar aslında bir yeniden yorum yapıyorlar. Kendilerince özgün birkaç unsur ekleyerek elbette. Kanaatimce, bu noktada ne Britney, ne de bir başkası Gaga'yla kıyaslanabilir. Çünkü Gaga, 'auteur' sanatçı olma yolunda hayli yol kat etti, ediyor da. Bir yapımcı harikası olduğunu söyleyerek meseleden sıvışabiliriz ama durum pek de öyle değil. Yazıyor, çiziyor en önemlisi de bir derdi var. Bu da Gaga'nın, Madonna'dan sonraki en önemli 'postmodern zamanlar sanatçısı' olacağını müjdeliyor.
Sadece daha fazla grotesk ve o da bunun üstüne gidiyor. Ancak erotizmi, Madonna'nın aksine, kadın hakları ve kadının bedenini, erkekten bağımsız olarak özgürce kullanabilmesi yolunda kullanmıyor, olur olmaz yerde poposunu açıyor. En azından şimdilik.
Şarkıya dönersek, Christina Aguilera'nın Beautiful'u gibi, hayata tutunamayanları, ezilmişleri, kendilerine güvenmeleri, başlarını dik tutmaları yolunda gazlayan bir şarkı olduğu yönünde eleştiriler alsa da, Beautiful'dan farklı olarak sıkı bir dans parçası olacağı şimdiden belli. Hatta 21. yüzyılın marşı olacak gibime geliyor. Tıpkı Madonna'nın hala unutulmayan klasikleri gibi...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

23 Ocak 2011 Pazar

Pozitif ayrımcılık ve kadınlar

Tarihin başlangıcından beri süregelen bir düşüncedir; kadınlar ve onların şeytani varlıklar olduğu. Lilith efsanesi belki de bunun en açık kanıtıdır. Adem'le eşit şartlarda yaratılan Lilith, Adem'e kafa tutunca ortadan kaldırılır, yerine her türlü emre amade, üstelik Adem'in artık kemiğinden yaratılmış Havva gelir. O da iyi pabuç çıkmaz ya, boğazına hakim olamayıp yasak meyveyi hüpletir ve cennetten kovulurlar. Adem'in de Havva yüzünden dünyaya tayini çıkar. Sinemada, tiyatroda, anlatılarda, efsanelerde, edebiyatta da kadın figürü hep kötülüğün kaynağı olarak yansıtılır, bilinçli ya da bilinçdışı... Şimdilik aklıma gelen en güncel örnekler, Trier'in Antichrist'i ya da N.B. Ceylan'ın Üç Maymun'u. Bu filmlerdeki erkek karakterler, hep kadınlarının yaptığı yanlışlardan dolayı acı çeker. Bu, ataerkil düşünce sisteminin iliklerimize kadar işlemiş olduğu anti feminizmden mi kaynaklanır bilemem ama sadece erkekler tarafından değil, çoğu zaman hemcinsleri tarafından da şeytani olarak bellenir kadınlar.
Geçtiğimiz yıllarda gittiğim, sekreteri hariç erkeklerden oluşan bir ajansın patronu "Bir iş yerinde kadın olmaması iyidir. Ne kadar kadın, o kadar fesat" demişti. Şaşırmıştım ama önyargıdan çok tecrübelerine dayanarak bunu söylediğini anlamıştım. Gerçekten de tarafsız ve aklı selim kafayla düşünülse, kadınların iş dünyasında ne kadar verimli olduklarını, etrafındakileri ne kadar motive edip yapıcılığa yönlendirdikleri hakkında bir araştırma yapılsa, çarpıcı sonuçlar çıkar. Hayatla kavgasını bitirmiş, iyi eğitimli, hayatına giren erkeklerle iktidar mücadelesine girmektense, onlara, ayakları üzerinde duran bir birey olarak, maddi özgürlüğüyle değil fikri dünyası ve birikimiyle kafa tutan kadınları ayrı tutuyorum. Ama orta sınıftan çıkmış, dişiyle tırnağıyla, belki de (asla kınamak için değil) kadınlığını kullanarak mevki elde etmiş kadınların ölüm saçtıklarını da biliyorum. Bu kadınlar elde ettikleri makamın ve paranın gücüyle özellikle hemcinslerine az çektirmiyorlar. Mobbing olayında da erkeklerden daha yaratıcı oldukları kesin. Çünkü kadınlar kusur bulma ve dolaylı olarak yüze vurmada erkeklerden daha marifetliler. Bu iktidar kavgaları ve bireysel çatışmalar elbette işteki verimliliği ve çalışanların performansını da etkiliyor. Halbuki anlaşamayan iki erkek, en fazla bir öğle arasında yumruklaşıyor ama sonra her şeyi unutup işlerine devam ediyorlar. Kadınlarınki ise ebedi oluyor. (Kadınlar şiddet uygulamıyor demeyin, kadın çalışanını tokatlayan bir reklam ajansı genel müdürü duymuştum.)
Birçok kadından bile daha fazla kadınları koruyan biri olarak diyebilirim ki, pozitif ayrımcılık isteği en büyük aciziyettir. Çünkü bu; 'biz aslında erkeklerden daha aciz varlıklarız ama sizden, bize bir kıyak çekmenizi istiyoruz' gibi bir altmetin içeriyor. Halbuki üstünlük ya da başka her şeyden öte, hayatın her alanında eşitlik istenmesi daha makul değil mi? Bu eşitlik de tabii ki kişinin edinimlerine göre değişir. Tapu kadastroda memurken sevgilisi tarafından genel koordinatör yapılan bir kadının görüşüne kimse önem vermez. Sadece öyleymiş gibi yapar. Aynı şey, hak etmediği konuma gelen erkekler için de geçerli. Bir insan ne kadın olduğu için aşağılanmayı hak eder, ne de sırf erkek olduğu için yüceltilebilir. Yani işin özü mecliste 200 kadın olması, şu bu değil, işin özü birey olmada.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

4 Ocak 2011 Salı

Hilmiii, çabuk ver şu ayfonu...

Akıllı telefonlar çıktığından beri fotoğraf veya video çekip internete koymak da moda oldu. Artık kreş bebeleri bile deneysel videolar çekip koyuyorlar profillerine. Eskiden, avam tabakanın eline kamera aldığı nadir zamanlardan biri düğünlerdi. Şimdi öyle değil. Babalar, çocuklarının doğumuna giriyor elinde profesyonel kameralarla. Sonra o bebeğin hayata adımını attığı ilk gününden, üniversiteye başladığı güne kadar 17.298 poz çekip arka arkaya koyuyor, slayt gösterileri yapıyorlar. Eh, bu da anlaşılabilir bir şey. Üstelik ilginç de. Ama şu sosyal medyanın yayılımından sonra vuku bulan bazı patetik durumlara hayretle yaklaşıyorum. Ultra detone sesleriyle amatör klipler çekmeler, çakma şiirlerini ağlak bir fon müziğiyle webcam'de kaydedip sanal star olmalar... Hadi bunu yapanları da anlıyorum, çevrelerinde onları fark edecek kimseleri yoktur belki, kendilerini bu şekilde ifade ediyorlardır... Ama aklı selim insanların iPhone'larıyla günün her anı çekip paylaştıkları fotoğrafları anlamıyorum. Sorsanız anı yaşıyoruz derler ama böyle her dakika özel bir kare bulma takıntısıyla yaşarken nasıl anı yakalayabilir ki insan?
Misal, Betty Boop desenli mutfak önlüğünü, arkadaşının yılbaşında hediye ettiği Brigitte Bardot şeklindeki şamdanı, e-Bay'den satın aldığı 3. baskı Historie de l'Oeil kitabının kargo irsaliyesini çekip koyuyor adam... Bir de ameliyatla aldırdığı tümörleri falan çekenler var ki onlar zaten Allah'a emanet. Ben mi çok kazmayım yoksa bu insanlar gerçekten mi 'hayattaki küçük, mutlu detaylar'ı iyi yakalıyor, bilmiyorum ama bu 'ilginç' paylaşımların çoğu bana zorlama geliyor. Ne diyelim, bundan sonra aldırdığı bebeğin kavanoz içindeki görselini 'Bakın, bu da minik Berke' yazısıyla paylaşacak olandan korusun bizi yüce rabbim.

Tükürdüğümü yalıyorum

Geçen günlerde yazdığım Bir kariyer nasıl mahvedilir? başlıklı yazımda Aşkın Nur Yengi'nin son albümünün çıkış şarkısını beğenmedimi belirtmiştim. Albümden de umutsuz olduğumu söylemiştim ama yanılmışım. İyi ki de öyle olmuş. Öpeyim Geçsin, ilk klip için 'catchy' bir şarkı olmasının yanı sıra, benim için hala vasatın altında bir şarkı. Ama diğerleri öyle değil. Ayrı Gayrı, Kibrit ve Alev, Başka Sözüm Yok gibi yavaş şarkılar patlayacak bu albümden. Sezen Aksu imzası taşıyan Yasak Elmam ve Gözümün Bebeği şarkılarıysa hiç ummadığım bir şekilde beğenmediklerim arasında yer alıyor. Ne var ki ben hala kendisinin ne zaman Yunan müziklerini uyarlamaktan ve her albüme bir tane korkunç cover (Bekleyenim Var, Sana Merhaba Dedim) ekleme huyundan vazgeçeceğini merak ediyorum. Yasemin Yağmurları'nda yer alan Dün kadar güçlü bir balad içermese de, A.N.Y. diskografisi içerisinde, satın alınıp arşive eklenmeyi hak edecek güzellikte bir albüm olmuş.

Dediğim gibi oldu

Yerli Dizi Yersiz Uzun eylemi hala ses getirmeye devam ediyor. Keşke sadece ses getirmese de birileri harekete geçip devrim niteliğinde bir şeyler yapsa. Ama o kadar kolay değil maalesef bu işler. Çünkü telaffuzu bile zor rakamlar dolaşıyor ortalıkta, tek bir yapımla köşeyi dönüyor insanlar. Yine geçenlerde yazdığım bir yazıyı referans göstererek haklı çıktığımı (öyle olmasını istemesem de) belirtmek istiyorum. Kimin eylemi? başlıklı yazımda, eğer süreler kısalırsa, star oyuncuların ücretlerinin de düşürüleceğini, yapımcıların, reklam paylarının azalması dolayısıyla kazanacakları parada ciddi bir azalma olacağından, böyle bir şeye sıcak bakmayacaklarını yazmıştım. Oyuncuların, bu gerçeği göz önünde bulundurmadan, sürelerin 45 dakikaya düşmesi halinde kendilerinin hiç etkilenmeyeceğini düşünerek eyleme katıldıklarını da eklemiştim. Öyle olmuş gerçekten de. Yapımcıların "Süre inerse, oyuncuların ücretleri de düşer" restinden sonra o gün eylemde pankart taşıyan 'aktivist' oyuncular da sızlanmaya başlamış.
Onlardan biri olan Halil Ergün, süreyle aldıkları para arasında bir ilişki olmadığını, böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini belirtmiş. Kendisi eski bir solcu ve emekten yana olan biri(!) Açıkçası bu fedakarlığı ilk ondan beklerdim. Ama gerçek sanatçılar da kendini belli etti bu sayede. Erdal Özyağcılar, bu kesintilerin, set işçilerinin ücretlerine yansıtılması kaydıyla indirimi seve seve kabul edeceğini söylemiş. Deniz Çakır da buna yakın bir açıklama yapmış. Ama diğer star oyunculardan itiraz sesleri yükseliyor. Yine aynı şekilde, set işçilerinin, süre kısaltmaya gidilmesi halinde aldıkları paranın yarıya düşmesini kabul etmektense, 20 saat çalışıp aynı parayı almayı yeğleyeceklerini biliyordum. Timur Savcı'nın da dediği üzere, insani olmayan şartlarda çalışan bu insanlar, 90 dakika çekmeye devam edip, yine 1000 lira almaya razı olacaklardır. Gönül ister ki bu kesinti oyuncuların bütçesinden değil, yapımcıların cukkasından yapılsın ama maalesef hiçbiri böyle bir cengaverlik yapmayacaktır. Yani, yine emekçi emekçiyi korumak, kollamak durumunda. Bakalım neler olacak...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

2 Ocak 2011 Pazar

Apaçilik üzerine

Apaçiler ve apaçilik kavramını, Hülya Uğur Tanrıöver aromalı sözcüklerle irdelemeye niyetim yok. Doğrudan dalacağım konuya. Ben bu kelimeyi duyalı (bildiğimiz anlamının ötesindeki kullanımını yani) yaklaşık bir buçuk yıl oldu. Türkiye'nin geçirdiği ani değişimlerin sosyolojik yansımaları sonucu, emo, apaçi gibi sürekli aşağılanan, değişik saç şekilleri olan, değişik müzikler dinleyen, ellerinden düşmeyen mp3 çalarlı telefonları ve düşük bel pantolonlarıyla dikkat çeken gruplar türedi. Bir insanın giyim tarzına, saçına ya da başka her hangi bir şeyine kim karışabilir? Elbette kimse karışamaz. Ama bu gruplar, bir zamanlar "kıro" diye hitap edilenlerin aksine teşhirden ve dikkat çekmekten hoşlanıyorlar. Yani onları ve sıradışı davranışlarını irdelerken, "apaçi", "emo" gibi sıfatları kullanmanızda -en azından onlar açısından- bir mani yok.
Evet, birçoğu göç eden ailelerin 'kayıp' evlatları, zor şartlarda büyüdüler, hor görüldüler, sürdürdükleri yaşam tarzı, bu koca şehirde gördüklerinden çok farklıydı. Yıllardır, taşı toprağı altın diye yutturulan bu memleketin gayya kuyusundan farkı yoktu onlar için. Uyum sağlamaları lazımdı. Gerçek Dolce Gabbana ceket alamadılar belki ama (sanki bütün İstanbullu'lar milyarlık ceket giyiyor) imitasyonunu aldılar pazardan. Siyaha boyattıkları ya da ucuna balyaj attırdıkları saçlarını waxla diktiler havaya, mp3 çalar telefonları son ses Dale Don Dale diye inledi sokaklarda. Ucubik fotoğrafları internetlerde dalga konusu oldu -ki bu benim en çok karşı olduğum durum. Modifiye arabalarında çaldıkları dıp tıslı müziklerle arzı endam ettiler gibi gibi...
Kavramı ve müdahil olanları tanımayanlar için biraz daha netletmiştir durum sanıyorum. Şimdi gelelim bu grup hakkında yapılan haklı/haksız eleştirilere. Ötekileştirmek kötüdür, çünkü ötekileştirdiğinizi aynı zamanda kışkırtırsınız. Potansiyel bir suçlu haline getirirsiniz. Bu, toplum için olduğu kadar sizin için de tehlikelidir. Ama beyaz çorap ve kösele ayakkabı giyen bir insanı kıro diye nitelemekten öte bir şey var burada: Yukarda da bahsettiğim gibi; apaçilerin alametifarikası bütün bu özellikler. Kıro dediğiniz insan, belki yokluktan ya da geldiği yerde öyle gördüğü için o şekilde giyiniyor olabilir. Ama apaçilerin bilinçli tercihi bu. Bunun yanında işin etnisiteye getirilmesine de şaşırıyorum. Bütün apaçiler Kürt değil. İstanbul'un göç aldığı bütün memleketlerden apaçi var. Bazı vicdan masturbatörleri görmek istemese de bu böyle. Yani Polat Alemdar söylemleriyle gezen, "vatan-millet-sakarya"cı birçoğunu bulabilirsiniz. Bunu da geçtik. Ortada var olan tek bir gerçek kaldı: Sosyo-ekonomik durum. Bu gencecik insanların apaçi olmalarının temelinde yatan bu diyelim. Peki işi bir de şu yönden ele alırsak bir şeyler değişir mi? Annelerinin, babalarının kaderlerini yaşamamak için çırpınan, çırpındıkça dibe çekilen bu insanlar, dinledikleri müziklerdeki gibi bir kaderciliğe kapılmayıp, kendi kaderlerini tayin etseler... Nasıl mı? Bir süre önce okuduğum, apaçilerle yapılmış bir röportajda içlerinden birisi sırf Adidas ayakkabı almak için bütün bir aylığını feda ettiğini söylüyordu. Bir diğeri, haftalık berber masrafının 50 lira olduğunu anlatıyordu. Sizce bunlar küçümsenecek rakamlar mı? "Adam tornacılık yapıyor, tekstil atölyelerinde eşek gibi çalışıyor, sana ne?" diyenler varsa, onlara, bu paralarla dışarıdan gayet güzel okunabileceğini, açık öğretimden üniversite bile bitirilebileceğini, dolayısıyla apaçilik sıfatının, işin kolayına kaçmak olduğunu söylemek isterim. Hayatta hiçbir şey kolay değil ki. Daha önce de dediğim gibi, bütün İstanbullu'lar D&G ceketlerle gezmiyorlar, hepsinin hayatı güllük gülistanlık değil. Hatta aile babası olan bazılarının modifiye bir arabası bile yok apaçilerin aksine. Zülfü Livaneli'nin de hep dediği gibi, 80'lerde başlayan yozlaşma ve arabesk kaderciliği, toplumun her tabakasına nüfuz etmiş durumda.
Orta halli bir çevrede büyüdüğüm için bir sürü hayata tanık oldum. Düşük ücretlere çalışıp, yıllarca mütevazı bir hayat yaşayıp çocuklarını okutan, namuslu, düzgün insanlar gördüm. Aynı zamanda arkadaşım olan çocukları mükemmel okullarda okudular. Daha fazla söze hacet var mı?
"Eğer biri size kuyruğun var diyorsa boşverin, ama beş kişi aynı şeyi söylüyorsa dönüp bakın" diye bir söz vardır. Belki de müthiş bir potansiyel taşıyan ama kaderlerine razı olan bu insanların suça yatkınlıkları, toplum içindeki rahatsız edici davranışları ve başka özelliklerine karşın onları savunanlara bu sözü söylüyorum.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip