23 Ocak 2011 Pazar

Pozitif ayrımcılık ve kadınlar

Tarihin başlangıcından beri süregelen bir düşüncedir; kadınlar ve onların şeytani varlıklar olduğu. Lilith efsanesi belki de bunun en açık kanıtıdır. Adem'le eşit şartlarda yaratılan Lilith, Adem'e kafa tutunca ortadan kaldırılır, yerine her türlü emre amade, üstelik Adem'in artık kemiğinden yaratılmış Havva gelir. O da iyi pabuç çıkmaz ya, boğazına hakim olamayıp yasak meyveyi hüpletir ve cennetten kovulurlar. Adem'in de Havva yüzünden dünyaya tayini çıkar. Sinemada, tiyatroda, anlatılarda, efsanelerde, edebiyatta da kadın figürü hep kötülüğün kaynağı olarak yansıtılır, bilinçli ya da bilinçdışı... Şimdilik aklıma gelen en güncel örnekler, Trier'in Antichrist'i ya da N.B. Ceylan'ın Üç Maymun'u. Bu filmlerdeki erkek karakterler, hep kadınlarının yaptığı yanlışlardan dolayı acı çeker. Bu, ataerkil düşünce sisteminin iliklerimize kadar işlemiş olduğu anti feminizmden mi kaynaklanır bilemem ama sadece erkekler tarafından değil, çoğu zaman hemcinsleri tarafından da şeytani olarak bellenir kadınlar.
Geçtiğimiz yıllarda gittiğim, sekreteri hariç erkeklerden oluşan bir ajansın patronu "Bir iş yerinde kadın olmaması iyidir. Ne kadar kadın, o kadar fesat" demişti. Şaşırmıştım ama önyargıdan çok tecrübelerine dayanarak bunu söylediğini anlamıştım. Gerçekten de tarafsız ve aklı selim kafayla düşünülse, kadınların iş dünyasında ne kadar verimli olduklarını, etrafındakileri ne kadar motive edip yapıcılığa yönlendirdikleri hakkında bir araştırma yapılsa, çarpıcı sonuçlar çıkar. Hayatla kavgasını bitirmiş, iyi eğitimli, hayatına giren erkeklerle iktidar mücadelesine girmektense, onlara, ayakları üzerinde duran bir birey olarak, maddi özgürlüğüyle değil fikri dünyası ve birikimiyle kafa tutan kadınları ayrı tutuyorum. Ama orta sınıftan çıkmış, dişiyle tırnağıyla, belki de (asla kınamak için değil) kadınlığını kullanarak mevki elde etmiş kadınların ölüm saçtıklarını da biliyorum. Bu kadınlar elde ettikleri makamın ve paranın gücüyle özellikle hemcinslerine az çektirmiyorlar. Mobbing olayında da erkeklerden daha yaratıcı oldukları kesin. Çünkü kadınlar kusur bulma ve dolaylı olarak yüze vurmada erkeklerden daha marifetliler. Bu iktidar kavgaları ve bireysel çatışmalar elbette işteki verimliliği ve çalışanların performansını da etkiliyor. Halbuki anlaşamayan iki erkek, en fazla bir öğle arasında yumruklaşıyor ama sonra her şeyi unutup işlerine devam ediyorlar. Kadınlarınki ise ebedi oluyor. (Kadınlar şiddet uygulamıyor demeyin, kadın çalışanını tokatlayan bir reklam ajansı genel müdürü duymuştum.)
Birçok kadından bile daha fazla kadınları koruyan biri olarak diyebilirim ki, pozitif ayrımcılık isteği en büyük aciziyettir. Çünkü bu; 'biz aslında erkeklerden daha aciz varlıklarız ama sizden, bize bir kıyak çekmenizi istiyoruz' gibi bir altmetin içeriyor. Halbuki üstünlük ya da başka her şeyden öte, hayatın her alanında eşitlik istenmesi daha makul değil mi? Bu eşitlik de tabii ki kişinin edinimlerine göre değişir. Tapu kadastroda memurken sevgilisi tarafından genel koordinatör yapılan bir kadının görüşüne kimse önem vermez. Sadece öyleymiş gibi yapar. Aynı şey, hak etmediği konuma gelen erkekler için de geçerli. Bir insan ne kadın olduğu için aşağılanmayı hak eder, ne de sırf erkek olduğu için yüceltilebilir. Yani işin özü mecliste 200 kadın olması, şu bu değil, işin özü birey olmada.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

4 Ocak 2011 Salı

Hilmiii, çabuk ver şu ayfonu...

Akıllı telefonlar çıktığından beri fotoğraf veya video çekip internete koymak da moda oldu. Artık kreş bebeleri bile deneysel videolar çekip koyuyorlar profillerine. Eskiden, avam tabakanın eline kamera aldığı nadir zamanlardan biri düğünlerdi. Şimdi öyle değil. Babalar, çocuklarının doğumuna giriyor elinde profesyonel kameralarla. Sonra o bebeğin hayata adımını attığı ilk gününden, üniversiteye başladığı güne kadar 17.298 poz çekip arka arkaya koyuyor, slayt gösterileri yapıyorlar. Eh, bu da anlaşılabilir bir şey. Üstelik ilginç de. Ama şu sosyal medyanın yayılımından sonra vuku bulan bazı patetik durumlara hayretle yaklaşıyorum. Ultra detone sesleriyle amatör klipler çekmeler, çakma şiirlerini ağlak bir fon müziğiyle webcam'de kaydedip sanal star olmalar... Hadi bunu yapanları da anlıyorum, çevrelerinde onları fark edecek kimseleri yoktur belki, kendilerini bu şekilde ifade ediyorlardır... Ama aklı selim insanların iPhone'larıyla günün her anı çekip paylaştıkları fotoğrafları anlamıyorum. Sorsanız anı yaşıyoruz derler ama böyle her dakika özel bir kare bulma takıntısıyla yaşarken nasıl anı yakalayabilir ki insan?
Misal, Betty Boop desenli mutfak önlüğünü, arkadaşının yılbaşında hediye ettiği Brigitte Bardot şeklindeki şamdanı, e-Bay'den satın aldığı 3. baskı Historie de l'Oeil kitabının kargo irsaliyesini çekip koyuyor adam... Bir de ameliyatla aldırdığı tümörleri falan çekenler var ki onlar zaten Allah'a emanet. Ben mi çok kazmayım yoksa bu insanlar gerçekten mi 'hayattaki küçük, mutlu detaylar'ı iyi yakalıyor, bilmiyorum ama bu 'ilginç' paylaşımların çoğu bana zorlama geliyor. Ne diyelim, bundan sonra aldırdığı bebeğin kavanoz içindeki görselini 'Bakın, bu da minik Berke' yazısıyla paylaşacak olandan korusun bizi yüce rabbim.

Tükürdüğümü yalıyorum

Geçen günlerde yazdığım Bir kariyer nasıl mahvedilir? başlıklı yazımda Aşkın Nur Yengi'nin son albümünün çıkış şarkısını beğenmedimi belirtmiştim. Albümden de umutsuz olduğumu söylemiştim ama yanılmışım. İyi ki de öyle olmuş. Öpeyim Geçsin, ilk klip için 'catchy' bir şarkı olmasının yanı sıra, benim için hala vasatın altında bir şarkı. Ama diğerleri öyle değil. Ayrı Gayrı, Kibrit ve Alev, Başka Sözüm Yok gibi yavaş şarkılar patlayacak bu albümden. Sezen Aksu imzası taşıyan Yasak Elmam ve Gözümün Bebeği şarkılarıysa hiç ummadığım bir şekilde beğenmediklerim arasında yer alıyor. Ne var ki ben hala kendisinin ne zaman Yunan müziklerini uyarlamaktan ve her albüme bir tane korkunç cover (Bekleyenim Var, Sana Merhaba Dedim) ekleme huyundan vazgeçeceğini merak ediyorum. Yasemin Yağmurları'nda yer alan Dün kadar güçlü bir balad içermese de, A.N.Y. diskografisi içerisinde, satın alınıp arşive eklenmeyi hak edecek güzellikte bir albüm olmuş.

Dediğim gibi oldu

Yerli Dizi Yersiz Uzun eylemi hala ses getirmeye devam ediyor. Keşke sadece ses getirmese de birileri harekete geçip devrim niteliğinde bir şeyler yapsa. Ama o kadar kolay değil maalesef bu işler. Çünkü telaffuzu bile zor rakamlar dolaşıyor ortalıkta, tek bir yapımla köşeyi dönüyor insanlar. Yine geçenlerde yazdığım bir yazıyı referans göstererek haklı çıktığımı (öyle olmasını istemesem de) belirtmek istiyorum. Kimin eylemi? başlıklı yazımda, eğer süreler kısalırsa, star oyuncuların ücretlerinin de düşürüleceğini, yapımcıların, reklam paylarının azalması dolayısıyla kazanacakları parada ciddi bir azalma olacağından, böyle bir şeye sıcak bakmayacaklarını yazmıştım. Oyuncuların, bu gerçeği göz önünde bulundurmadan, sürelerin 45 dakikaya düşmesi halinde kendilerinin hiç etkilenmeyeceğini düşünerek eyleme katıldıklarını da eklemiştim. Öyle olmuş gerçekten de. Yapımcıların "Süre inerse, oyuncuların ücretleri de düşer" restinden sonra o gün eylemde pankart taşıyan 'aktivist' oyuncular da sızlanmaya başlamış.
Onlardan biri olan Halil Ergün, süreyle aldıkları para arasında bir ilişki olmadığını, böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini belirtmiş. Kendisi eski bir solcu ve emekten yana olan biri(!) Açıkçası bu fedakarlığı ilk ondan beklerdim. Ama gerçek sanatçılar da kendini belli etti bu sayede. Erdal Özyağcılar, bu kesintilerin, set işçilerinin ücretlerine yansıtılması kaydıyla indirimi seve seve kabul edeceğini söylemiş. Deniz Çakır da buna yakın bir açıklama yapmış. Ama diğer star oyunculardan itiraz sesleri yükseliyor. Yine aynı şekilde, set işçilerinin, süre kısaltmaya gidilmesi halinde aldıkları paranın yarıya düşmesini kabul etmektense, 20 saat çalışıp aynı parayı almayı yeğleyeceklerini biliyordum. Timur Savcı'nın da dediği üzere, insani olmayan şartlarda çalışan bu insanlar, 90 dakika çekmeye devam edip, yine 1000 lira almaya razı olacaklardır. Gönül ister ki bu kesinti oyuncuların bütçesinden değil, yapımcıların cukkasından yapılsın ama maalesef hiçbiri böyle bir cengaverlik yapmayacaktır. Yani, yine emekçi emekçiyi korumak, kollamak durumunda. Bakalım neler olacak...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

2 Ocak 2011 Pazar

Apaçilik üzerine

Apaçiler ve apaçilik kavramını, Hülya Uğur Tanrıöver aromalı sözcüklerle irdelemeye niyetim yok. Doğrudan dalacağım konuya. Ben bu kelimeyi duyalı (bildiğimiz anlamının ötesindeki kullanımını yani) yaklaşık bir buçuk yıl oldu. Türkiye'nin geçirdiği ani değişimlerin sosyolojik yansımaları sonucu, emo, apaçi gibi sürekli aşağılanan, değişik saç şekilleri olan, değişik müzikler dinleyen, ellerinden düşmeyen mp3 çalarlı telefonları ve düşük bel pantolonlarıyla dikkat çeken gruplar türedi. Bir insanın giyim tarzına, saçına ya da başka her hangi bir şeyine kim karışabilir? Elbette kimse karışamaz. Ama bu gruplar, bir zamanlar "kıro" diye hitap edilenlerin aksine teşhirden ve dikkat çekmekten hoşlanıyorlar. Yani onları ve sıradışı davranışlarını irdelerken, "apaçi", "emo" gibi sıfatları kullanmanızda -en azından onlar açısından- bir mani yok.
Evet, birçoğu göç eden ailelerin 'kayıp' evlatları, zor şartlarda büyüdüler, hor görüldüler, sürdürdükleri yaşam tarzı, bu koca şehirde gördüklerinden çok farklıydı. Yıllardır, taşı toprağı altın diye yutturulan bu memleketin gayya kuyusundan farkı yoktu onlar için. Uyum sağlamaları lazımdı. Gerçek Dolce Gabbana ceket alamadılar belki ama (sanki bütün İstanbullu'lar milyarlık ceket giyiyor) imitasyonunu aldılar pazardan. Siyaha boyattıkları ya da ucuna balyaj attırdıkları saçlarını waxla diktiler havaya, mp3 çalar telefonları son ses Dale Don Dale diye inledi sokaklarda. Ucubik fotoğrafları internetlerde dalga konusu oldu -ki bu benim en çok karşı olduğum durum. Modifiye arabalarında çaldıkları dıp tıslı müziklerle arzı endam ettiler gibi gibi...
Kavramı ve müdahil olanları tanımayanlar için biraz daha netletmiştir durum sanıyorum. Şimdi gelelim bu grup hakkında yapılan haklı/haksız eleştirilere. Ötekileştirmek kötüdür, çünkü ötekileştirdiğinizi aynı zamanda kışkırtırsınız. Potansiyel bir suçlu haline getirirsiniz. Bu, toplum için olduğu kadar sizin için de tehlikelidir. Ama beyaz çorap ve kösele ayakkabı giyen bir insanı kıro diye nitelemekten öte bir şey var burada: Yukarda da bahsettiğim gibi; apaçilerin alametifarikası bütün bu özellikler. Kıro dediğiniz insan, belki yokluktan ya da geldiği yerde öyle gördüğü için o şekilde giyiniyor olabilir. Ama apaçilerin bilinçli tercihi bu. Bunun yanında işin etnisiteye getirilmesine de şaşırıyorum. Bütün apaçiler Kürt değil. İstanbul'un göç aldığı bütün memleketlerden apaçi var. Bazı vicdan masturbatörleri görmek istemese de bu böyle. Yani Polat Alemdar söylemleriyle gezen, "vatan-millet-sakarya"cı birçoğunu bulabilirsiniz. Bunu da geçtik. Ortada var olan tek bir gerçek kaldı: Sosyo-ekonomik durum. Bu gencecik insanların apaçi olmalarının temelinde yatan bu diyelim. Peki işi bir de şu yönden ele alırsak bir şeyler değişir mi? Annelerinin, babalarının kaderlerini yaşamamak için çırpınan, çırpındıkça dibe çekilen bu insanlar, dinledikleri müziklerdeki gibi bir kaderciliğe kapılmayıp, kendi kaderlerini tayin etseler... Nasıl mı? Bir süre önce okuduğum, apaçilerle yapılmış bir röportajda içlerinden birisi sırf Adidas ayakkabı almak için bütün bir aylığını feda ettiğini söylüyordu. Bir diğeri, haftalık berber masrafının 50 lira olduğunu anlatıyordu. Sizce bunlar küçümsenecek rakamlar mı? "Adam tornacılık yapıyor, tekstil atölyelerinde eşek gibi çalışıyor, sana ne?" diyenler varsa, onlara, bu paralarla dışarıdan gayet güzel okunabileceğini, açık öğretimden üniversite bile bitirilebileceğini, dolayısıyla apaçilik sıfatının, işin kolayına kaçmak olduğunu söylemek isterim. Hayatta hiçbir şey kolay değil ki. Daha önce de dediğim gibi, bütün İstanbullu'lar D&G ceketlerle gezmiyorlar, hepsinin hayatı güllük gülistanlık değil. Hatta aile babası olan bazılarının modifiye bir arabası bile yok apaçilerin aksine. Zülfü Livaneli'nin de hep dediği gibi, 80'lerde başlayan yozlaşma ve arabesk kaderciliği, toplumun her tabakasına nüfuz etmiş durumda.
Orta halli bir çevrede büyüdüğüm için bir sürü hayata tanık oldum. Düşük ücretlere çalışıp, yıllarca mütevazı bir hayat yaşayıp çocuklarını okutan, namuslu, düzgün insanlar gördüm. Aynı zamanda arkadaşım olan çocukları mükemmel okullarda okudular. Daha fazla söze hacet var mı?
"Eğer biri size kuyruğun var diyorsa boşverin, ama beş kişi aynı şeyi söylüyorsa dönüp bakın" diye bir söz vardır. Belki de müthiş bir potansiyel taşıyan ama kaderlerine razı olan bu insanların suça yatkınlıkları, toplum içindeki rahatsız edici davranışları ve başka özelliklerine karşın onları savunanlara bu sözü söylüyorum.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

30 Aralık 2010 Perşembe

Yaradey yaraday: Bir efsanenin sonu

Bir efsanenin daha sonuna gelindi ve dört sezondur yayında olan Yaprak Dökümü dün gece itibariyle sona erdi. Rating canavarı yapımların senaristliğine imza atan Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu'nun, Reşat Nuri Güntekin'in klasik eserinden uyarladığı yapım, Çarşamba gecelerini adeta parsellemişti. 2006 yılının Ağustos'unda teaser'ları döndüğünde çok izlenecek bir dizi olduğunu anlamıştım. Ama okulum dolayısıyla ilk iki sezonu yarım yamalak izleyebildim ve sadece son iki sezonu takip edebildim. Bence Türkiye'de yapılmış iyi uyarlamalardan biriydi ve sağlam bir dramaydı. Bunda senaryodan çok, oyuncuların profesyonelliğinin de etkisi büyük.
Finale gelirsek, kitaptan çok da ayrı bir final olamazdı. Birkaç küçük değişiklikle, zaten olması gereken oldu. Trabzon'a tren yoluyla gitme detayı hariç (aktarma varsa bile cümle içinde belirtilmeliydi), kararında bir finaldi. Benim takık olduğum asıl husus ise dizi için yapılan tutarsız yorumlar. Bunların başında dizinin çok uzun sürmesi geliyor. Aslında belki de iki sezonda bitirilebilecek bir yapımın bu kadar sündürülmesinin suçlusu senaristler ya da oyuncular değil, yapımcıdır. Kimse gürül gürül akan bir çeşmeyi durup dururken kapatmaz. Diğer bir eleştiren kesimse asla izlemediğini söylüyor ama bütün bölümleri biliyor, Türk toplumunun geri kalmışlığını bu diziye yüklüyor... Öncelikle bir toplumun gelişmişliği dizilerinin kalitesiyle ölçülmez. Yani bir yapım, bir ülkeyi geri bırakmaz. O dizi olmasa da o ülke zaten geriyse geridir. Ha, bir diziyle hiçbir toplum da kalkınmaz. Çünkü bunlar arz talep meselesidir ve dolayısıyla halkın beğenileri yükseldikçe, kendisine sunulan yapımlar da o doğrultuda gelişecektir. Mesela Kartallar Yüksek Uçar dizisindeki gibi bir oyunculuk bugün sunulsa, gerçekçi bulunur ve izlenir mi? Sıradan bir izleyici bile izlediği kurmacada gerçeklik duygusunu arıyor, çünkü yabancılaşmamak, içinde kaybolmak istiyor. Bu yönden ele alırsak Yaprak Dökümü oldukça başarılıydı. "Alt tarafı bir dizi, niye herkes ağlayıp kendini paralıyor?" eleştirisine de bir çift sözüm var: True to movie, yani film içinde gerçek diye bir kavram vardır. Öyle bir kurmaca hikaye yaratırsınız, içinde öyle bir mantık oturtursunuz ki, asla sorgulamazsınız ve gerçekliğine inanırsınız. Zaten o yüzden Matrix'i, Yüzüklerin Efendisi'ni izleyebildiniz bugüne kadar. Ha, ben afyon niyetine dizi izlemem diyorsanız, Brecht okuyun, Yeni Dalga filmleri izleyin. Son eleştirim de dizilerden gına geldi diyenlere: Artık 200 küsur kanal var elinizin altında. Tek kumandayla da ulaşılabiliyor. Yani sizi karıncayiyenlerin hayatını izlemekten kimse alıkoymuyor. (Bu kategorideki insanların performanslarını da yarışma programlarında görüyoruz ya, neyse) Sadede gelirsek, Yaprak Dökümü, İkinci Bahar ya da Süper Baba gibi efsanevi bir mertebeye ulaşamayacaksa da, gayet iyi bir prodüksiyondu. Yerine yenilerinin gelmesi dileğiyle. (Allah korusun demeyin bakiim!)
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

27 Aralık 2010 Pazartesi

Bir kariyer nasıl mahvedilir?

90'lar Türk popu deyince kaç tane isim sayılabilir ki? Aşkın Nur Yengi, Yonca Evcimik gibi isimlerin başı çektiği, koskoca bir on yıla damgasını vurmuş şarkılar, klipler, albümler silsilesi gelir gözümüzün önüne. Ne zaman o dönemlere adını altın harflerle yazdıran biri albüm çıkaracak olsa, küçüklük heyecanımla beklemeye koyulurum. "Acaba kapağı nasıl olacak?", "İlk klibi nasıl olacak?", "Şarkı vurucu olacak mı?" diye düşünürüm kendi kendime.
İşte yine, Aşkın Nur Yengi'nin yedi yıl aradan sonra albüm çıkaracağı haberiyle beklemeye koyulmuştum ki ilk haberler pek de iç açıcı gelmedi. Önce Petek Dinçöz'le tutuştuğu şarkı kavgası patlak verdi. Günay Çoban'a ait Yalnızın Biriyim (Beni Sorarsan) isimli şarkı, Yengi'nin iddialarına göre Dinçöz'e satıldıktan sonra kendisine verilmiş, paralar ödenmiş, stüdyoya girilmiş ama şarkıyı önceden satın alan Dinçöz durumdan haberdar olunca kıyamet kopmuş. Yengi önce ısrarcı davranmış ama yapımcısı Hüseyin Emre'nin böyle bir skandalın içinde olmayacağını açıkça belirtmesiyle şarkı Dinçöz'e teslim edilmiş.
Sezen Aksu'nun düğün hediyesi olarak verdiği Yasak Elmam'ın sözleri zaten 2007'den beri sanal alemde dolanıp duruyor. Gözümün Bebeği'nin ise nasıl bir şarkı olduğuna dair fikrimiz yok. (Yine Aksu'nun, 1995 yılında Sibel Tüzün'e verdiği aynı adlı şarkı olmadığını biliyoruz sadece. Onu da Ebru Gündeş okuyacakmış. Yani Aksu'nun gözbebekleri yarışacak.) Albümde iki de cover var. Biri, Kamuran Akkor'un yıllar önce okuduğu Bekleyenim Var isimli şarkı. Bu şarkı, 2003 yılında Yıldız Kaplan tarafından Arkadaş Kalalım ismiyle okunmuştu. Yani önyargımız kapı gibi duruyor. Diğer cover ise Atakan'ın söylediği Ayrı Gayrı. Şarkı, ilk söyleyeninin yorumuna göre değerlendirirsek vasat, Yengi albümündeki düzenlemesi ise Mustafa Ceceli'ye ait olduğu için biraz ümit vaat ediyor. Albümün geri kalanı tamamen Günay Çoban'a ait. Çıkış şarkısı Öpeyim Geçsin'e değinecek olursak; ilk dinlediğimde sonunu zor getirdiğimi söyleyebilirim. Yengi'nin 1999 tarihli Aşk Kazası'ndan sonra yaşadığı hızlı düşüşte en büyük pay, tabii ki şarkı seçimlerinin yanlış olmasındaydı. Sezen Aksu şarkıları joker olarak bir yerde tutulup, albümün geri kalanı palas pandıras tamamlanıp piyasaya sürülünce böyle hezimet oluyor işte. 2004 tarihli Yasemin Yağmurları'nda da Nazan Öncel'den medet umulmuştu. Ama albüm, Marşandiz'i neredeyse iflasın eşiğine getirmişti. 2007 tarihli 'en iyiler' albümü Aşk'ın Şarkıları'nda ise baba evine, yani Emre Plak'a döndü Yengi... Gözümün Bebeği de yine aynı şirketten, 5 Ocak günü piyasaya çıkacak.
Sürekli piyasanın bozuluşundan, şarkıların kalitesizliğinden yakınan bir sanatçının, daha nitelikli ve üzerine kafa patlatılmış işlerle dönmesini beklerdim. Bütün albümü dinledikten sonra yanılmış olduğumu görmeyi ve kendisinin hayranı olarak, bu albümden bir Hesap Ver, Kara Çiçeğim tadı almayı istiyorum ama çok şey beklediğimin farkındayım.

Öpeyim Geçsin'i buraya tıklayarak dinleyebilirsiniz.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

26 Aralık 2010 Pazar

Kimin eylemi?

Türk televizyonları son on yılda dizilere teslim oldu. Ondan önce de diziler vardı tabii ama her sezon yıldızı parlayan iki ya da üç dizi olur, bunun yanında haftada bir yayınlanan televizyon filmleri çekilirdi. Artık hangi kanalda ne oynar, ne zaman oynar, takip edilemez hale geldi. Sektör kendini üçe, dörde katladı, reklam payları birçok kanalın ve yapımcının ağzını sulandırdı. Onlarca yapımcı köşeyi döndü, bazı yıldız sanatçıların bölüm başına 80 bin dolar aldığı bile dillendirildi. Ama değişmeyen tek bir şey vardı; o da şartları bir türlü insanileştirilmeyen set işçilerinin, yani o 120 dakikalık yapımların ekrana gelmesinde payı en büyük olan grubun kazandığı para, çalıştığı süreydi. Bazen tam bir gün durmaksızın çalıştılar, sigortaları yapılmadı, set kazalarına kurban gittiler, sağlıklarını yitirdiler. Nihayet sonunda "Yerli Dizi Yersiz Uzun" eylemi yapıldı, sesler yükseldi. Sendikalaşmak için birlik olmalı, tek yumruk haline gelmeliydi çünkü. Eylem günü televizyonda izlediğim kadarıyla oyuncuların birçoğu da oradaydı. Yıldız olanları da vardı, daha az tanınanları da... Bazı yapım şirketlerinin destek verdiği de belirtilmişti ama Medyapım ve Ayyapım gibi pastanın en kremalı tarafını yiyen iki şirketin, eylemi desteklemediği yazılıp çizilmişti. Açıkçası ben, eylemde oyuncuların ön planda olmasından fazlasıyla rahatsız oldum. Çünkü bu eylem; sesini duyuramayan, feryadı cevapsız kalan, yani, verdiği emeğin karşılığını alamayan işçilerindi... Halbuki oyuncular, belki 14-15 saat çalışsalar bile, yaşamlarını kaliteli bir şekilde idame ettirebilecekleri kadar ücretler alıyorlar. Üstelik emeklerinin tam da karşılığı kadar. Senaristler için de aynı durum söz konusu. Halbuki kamera arkasındakilerin durumu bu kadar iç açıcı değil. Belki, oyuncuların her mikrofona kafalarını uzatmasının sebebi, "Arkanızdayız, biz de sizin yanınızdayız" mesajını vermek olabilir. Şahsen ben bu kadar iyi niyetli değilim. Çünkü halk, bunun, set işçilerinin değil, oyuncuların eylemi olduğunu düşünebilir, "Cukkayı götürüyorsunuz, bir de şikayet ediyorsunuz" gibi negatif bir tepki çekebilir. Diğer yandan, acaba oyuncular, bu hiç de insani olmayan tabloda payları olduğunu düşünmüyorlar mı? Eğer süre 45 dakikaya inerse, yapımcıların, yıldız oyunculara bölüm başına verdiği parayı hatrı sayılır oranda indireceğini biliyorlar mı? Biliyorlarsa helal olsun, ama devranın yine aynı şekilde döneceğini düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Çünkü hepimiz, iki dakikalık bir sahne için gerekli olan tükenmez kaleme bile yapımcının para ödemediğini, sponsorlarla işi hallettiğini biliyoruz. Kaldı ki reklam payı düştüğü halde, oyuncularına 40-50 bin saçsın...
Eylem güzel. Seslerin yükselmesi daha da güzel. Ama, pankartı ters tutan Sinem Kobal yerine, gerçekten bu mesleğe yıllarını vermiş, yine de hala hak ettiği yaşam kalitesini elde edememiş bir set emekçisi çıksaydı kürsüye, daha iyi olmaz mıydı?
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

14 Aralık 2010 Salı

"Her şeyden biraz" insanı

Twitter, Facebook gibi sosyal paylaşım ağlarının, hayatımızda büyük değişiklikler yarattığı bir gerçek. Günlük konuşma dilimizi, beğenilerimizi, kendimizi ifade edişimizi, hatta belki de bu kuşağın, gelecek nesillere aktarımını bile etkileyen bir etken olduğu yadsınamaz. Herkesin, babasının çiftliği gibi cirit attığı bu siteler ve oralarda açılan profiller, aslında kendi 'marketing'imizi yapmamıza da fırsat sunuyor. Bir anda hepimiz blogger, computer engineer, amateur dentist, rallici, gurme, yaşam koçu, vahşi yaşam fotoğrafçısı ve evlilik danışmanı olabiliyoruz. Seçim yapmaksızın hem de, hepsi bir anda!
Açıkçası Türkiye'de birçok insanın Dunning-Kruger sendromundan muzdarip olduğunu düşünüyorum. Üniversite bitirmiş, aklı başında, okuyup yazan adam trafiğe çıktığında eli ayağına dolaşıp, ne yapacağını şaşırırken, ilkokul ikiden terk kamyon şoförü gevrek gülüşüyle magandalık yapıyorsa, bu böyledir. Tabii bu sendrom, günlük yaşantımızın her alanında kendini gösteriyor aslında. Okulda, iş yerlerinde ve birçok yerde...
Mesela Ömür Gedik. Alin Yaşçıyan varken, Gedik'in film eleştirmeni diye geçinmesini adaletsiz buluyorum. Bu öyle bir titr ki, plastik cerrahım demekle aynı şey gibi geliyor bana. (Sinema tv mezunu olmanın verdiği hassasiyet belki de) En nitelikli film eleştirisi "Hmm, Angelina Jolie'nin basenleri iri çıkmış ama film güzel" şeklinde olan bu popüler şahsiyet, neye dayanarak film eleştirmeni olduğunu iddia edebiliyor? Sinemayı sevmek, ya da çok film izlemek, bu sıfatı almayı hak etmeyi sağlar mı? Ben bir sinema tv mezunu olarak, hayatımda bir kez bile sinemacıyım demedim, diyemedim. Çünkü bunun, gerçek emektarlara hakaret olduğunun bilincindeyim. Film eleştirisi de yapmadım, çünkü bunun için Freud, Lacan ve Jung'un yalanıp yutulmuş olması gerektiğini, her şeyden öte üstün bir entelektüel birikim lazım geldiğini çok iyi biliyorum. Bunun yanında Umberto Eco, André Bazin gibi isimlerin kuramlarını ve göstergebilim bilmek, daha ziyade, tüm bu bilgileri, bir filmi okuyacak kadar harmanlayıp, analiz etmek gerektiğini de...
Gedik'i günah keçisi ilan etmek değil amacım, ondan yola çıkarak bu yazıyı yazdığım için örnek olarak da onu verdim. Yoksa o kadar emsal var ki... Ben bu kadar kendini bilmezlik içinde, Mahsun Kırmızıgül'ün "Bir Mahsun Kırmızıgül filmi" yerine, "Yazan - Yöneten: Mahsun Kırmızıgül" yazdırmasını büyük bir erdem olarak görüyorum. Kendisine yöneltilen eleştirilerde de itidalli olmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu iki söylemin, birbirinden ne kadar farklı olduğunu sinemayla ilgilenenler bilir.
Son söz olarak, eğer evimize çağırdığımız ustadan memnun kalmıyorsak, saçımızı yaptırdığımız kuaföre lanet yağdırıyorsak, karın boşluğumuzda unutulan gazlı bez bütün hayatımızı mahvediyorsa, işini sevmeyen, iyi yapamayan, her şeyden birazcık olan ve ihtisastan bihaber olan insanlar yüzündendir diyorum ve şimdi bir moda çekimine yetişmek, ardından binicilik dersi vermek üzere yola çıkıyorum.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip