30 Ocak 2013 Çarşamba

Mavi melek ya da femme fatale

Eylül 1998. Evde Elele dergisini buluyorum, sayfalarını karıştırıyorum. Siyah-beyaz retro sayısı. Kapağında Candan Erçetin, Muazzez Ersoy, Didem Uzel ve Demet Sağıroğlu'nun efsane isimleri canlandırdığı pozları var. Erçetin her zamanki gibi Piaf olmuş. Sayfaları karıştırıyorum. Bir fotoğraf dikkatimi çekiyor. Marlene Dietrich isimli bir kadın, New York'taki apartman dairesinde çekilmiş. Bavullar arasında eğilmiş, gülümsüyor. Yaşlı ama çok çekici. O zamana kadar Marilyn ve Grace Kelly'den başka doğru düzgün eski Hollywood starı tanımıyorum desem yeridir. Hikâyesini okuyorum, çok ilgimi çekiyor. Sayfanın muhtelif yerlerinde de gençliğinden fotoğraflar var. Ne kadar çekici! Anneme soruyorum. Makinist olan dedem sayesinde izlediği filmler kadarıyla tanımlıyor ama aslında onun devrine tam olarak denk gelmiş sayılmaz. Aklımın bir köşesinde asılı kalıyor Marlene Dietrich ismi.
Eylül 2001. Nasıl olmuşsa eve Digiturk takılmış. Nihayet ulusal kanalların reklam işkenceleri eşliğinde film izleme zorunluluğu son bulmuş. Her yerde muhteşem filmler oynuyor, neyi izleyeceğini şaşırıyor insan. MovieMax benim, Hallmark senin geziyorum. Derken bir okul dönüşü MovieMax'te Marlene diye bir filme rastlıyorum. Yarısı kaçmış ama hemen anlıyorum; bu Marlene, o Marlene. Pür dikkat yarısından izliyorum, nasılsa bir saat sonra 2. kanalda tekrarı var. Katja Flint canlandırmış, ne kadar da benziyor. Hayatı da pek tutkulu, tam bir star yaşamı sürmüş. Filmin sonuna kadar izliyorum ve acayip etkileniyorum. Sonra ilk yarısını da izliyorum. Artık Marlene hayranıyım.
Herkes Audrey sever, Marilyn sever, menekşe göz Elizabeth sever ama ben hiç şurup şeker insanları sevmedim oldum olası. Marlene de tıpkı diğer bir hayranı olduğum Madonna gibi tatlı sert. Ketum da denebilir. Joan Crawford gibi sadist de değil ama. Hem çok feminen, hem çok maskülen. Biseksüelliğini belki de bu şekilde dışa vuruyordu, bilinmez ama başta, kendisine nasıl bulduğunu sorduklarında 'vulgar' (bayağı) şeklinde nitelendirdiği Madonna olmak üzere birçok sanatçıya ilham verdi Dietrich.
Nefret ettiği Hitler yüzünden Almanya'sından oldu. Belki daha iyi oldu. Her röportajda bahsettiği 'bir geminin içinde' gittiği Amerika getirdi ona mutlak şöhreti. Modada Coco Chanel'in yaptığı feminist devrimi o, sinemada yaptı. Her zaman erkeğinin şefkati ve himayesine muhtaç, biblo kadar kırılgan kadın imajı, ayakları üstünde duran, smokin giyen ve kadınların dudağına öpücük konduran ama erkeğinin kollarında da tereyağı gibi eriyen bir kadına bırakıyordu yerini onunla. Neredeyse androjen bir karakterdi Dietrich.
Aslında hayatta çok incinmişti ama kendini hep incinmediğine inandırmıştı. Güçlü olması gerekiyordu çünkü. Öyle olmasa Nazi Almanyası'na sırtını dönüp ABD ordusuna katılabilir miydi? Marilyn'in aksine, askerlerin kendisine bakarak mastürbasyon yapmalarını izlemek yerine cephede herkese bilfiil moral verdi. Uzuvları parçalanmış askerlerle birebir ilgilendi. II. Dünya Savaşı'nın önemli bir sembolü de olmuştu bu sayede. Tabi inancını da bu savaşta kaybetmişti: "Eğer bir Tanrı varsa, planlarını yeniden gözden geçirmeli," diyordu sorduklarında.
Bir Kopenhag kanalıyla 1971 yılında yaptığı röportajda, adını ilk kez duyurduğu The Blue Angel (Mavi Melek) filmini yapan yapım şirketi UFA'den neden ayrıldığı sorulmuş, "Beni istemediler," diye cevap vermişti açık yüreklilikle. Sunucunun "Bu sizi incitti mi?" sorusuna ise hazırlıksız yakalanmıştı ama hassas olduğunu saklayan Marlene hep sufle veriyordu kulağına; gözlerini kaçırdı ve "Hayır, hayır, hayır... Bu beni nasıl incitebilir ki?" dedi en bohem hâliyle ve yutkunarak. Vücut dili tam aksini söylüyordu oysa. Yine aynı röportajda Ingmar Bergman'la çalışmayı çok istediğini fakat onun filmlerine yakışmayacağını ve bu yüzden tercih edilmediğini düşündüğünü dile getiriyordu. Değil bir yıldızın, sıradan bir faninin bile arkadaş ortamında dillendiremeyeceği bir gerçekçilikle.
1971 yılında, bir Kopenhag kanalına
verdiği röportajdan.


David Bowie'yle oynadığı Just A Gigolo filmi, beyaz perdede göründüğü son iş oldu. Maximilian Schell'in Oscar adayı belgeseli ise, içinde kendisinin bulunduğu gerçek anlamdaki son işti. Garbo gibi kendini toplumdan tam anlamıyla soyutlamasa da yüzünü katiyen göstermiyordu film boyunca, yalnızca sesi duyuluyordu. En çok kullandığı kelime ise 'kitsch'ti. Suçlu zevkleri için hep bunu söylüyordu. Hem zevksiz damgası yemekten küçümseyerek kurtuluyor, hem de kendini ifade etmekten geri kalmamış oluyordu böylece. Sonunda ise bir şiir okuyordu:

Sev, sevebildiğin sürece
Sev, sevebildiğin sürece
Zamanı geldiğinde, saati geldiğinde 
Oturacak ve yas tutacaksın bir mezar eşiğinde

 "Aslında çok 'kiç' ama annem severdi. O yüzden beni ağlatıyor," diyordu sesini toparlamaya çalışırken bir yandan.
Bence Marlene'in özeti bu. Kocası, çocukları Maria'nın şizofren bakıcısını hamile bıraktığında da incinmemişti, Almanya'ya yıllar sonra dönüşünde protesto edildiğinde de, Paramount yetkilileri, elmacık kemikleri daha çıkık görünsün diye azı dişlerini çektirdiğinde de...
Marlene, tıpkı 1963'teki efsanevi Stokholm konserinin sonunda olduğu gibi reveransını yapıp 1992'de hayat sahnesini terk etti ama filmleri, kendinden emin duruşu ve spot ışıkları altındaki baygın, büyülü bakışlarını bıraktı ardında sonsuza dek.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

31 Ekim 2012 Çarşamba

Amatörlüğün dayanılmaz çekiciliği

Daha çok tv yayınları için söylenen bir klişe vardır: "Herkesin kendinden bir parça bulduğu, 'hah bu ben' dediği şeylerin olduğu işler tutar" denir. Ya da sanatçılar için burnu kalkmamış, halktan kopmamışının makbul olduğu düşünülür. Haklılık payı da vardır elbet. Yüksekten uçanı, o irtifaya çıkaran halk indirmesini de bilir.
Ama bundan yola çıkarak değineceğim başka bir şey var. Sosyal medyada, 9gag ve benzeri sitelerde yayınlanan tasarımlara hiç dikkat ettiniz mi, bilmem. Geneli lise, ortaokul çağında, genius diye tabir edilen, ironiyi, karamizahı vesaireyi -bizde asla bulamayacağınız bir incelikle- fotomontaj maharetleriyle birleştirip yayımlayan gençlerin işleri. Birçoğu binlerce paylaşım ya da beğeni alıyor. Grafikle ilgilenen biri olarak sadece mizahının kalitesine değil, tasarımına da bakıyorum ben bu 'gag'lerin. Çok iyi bir espri yakalamış ve bunu güzel bir tasarımla sunmuş, buna karşın pek beğenilmemesine şaşırdığım, yine aynı şekilde paintte hazırlandığı apaçık belli olan fakat binlerce beğeni, yorum almış tasarımlar arasındaki farkı yaratan tek bir faktör tespit ettim: Amatörlük. Tipografi hataları olan, kaba bir şekilde dekupe edilmiş figürlerden oluşan hatta çözünürlüğü düşük gag'ler her zaman daha çok tutuluyor. Deviantart, Spillitnow gibi herkesin eserlerini özgürce paylaştığı platformlarda da en çok beğenilen hayran işleri, en acemi ve en abartılı efektler kullanılmış olanlar oluyor genelde.
Aynı durumu müzik sektöründe de gözlemleyebiliriz. İnternet fenomeniyken şarkıları milyonlarca tık alanların, albümleri çıktığında duvara toslamaları mesela... Şimdi isimlerini anımsayamadığım, türküleri flamenko tarzında söyleyen boyalı direk kardeşler ve Hayalet Sevgili İrem ilk aklıma gelenler. Onları fenomen yapan üstün yetenekleri vs. değildi; izleyen-dinleyenlerde "Yav ben de yapabilirim" duygusu uyandırmalarıydı. Albüm, o duyguyu yitirdi.
Twitter fenomenleri de aynı dertten muzdarip. Herkes gibi bir tweetçi iken birden bire yayınevlerinin gözdesi olup, bir de üstüne gerçek isimleri ve görünümleriyle ifşa olan fenomenler, eski popülerliklerini kaybettiler. Çünkü onların beğenilmesi ve onbinlerce insan tarafından takip edilmesinin tek bir sebebi vardı; takipçileri kadar sıradan oldukları halde harika yazmaları.
Halkı anlayabiliyorum derinlemesine düşününce. Tasarımlarında kusursuzluğu arayan biri olarak, halkla ilişkilerciler, reklamcılar ya da marka uzmanları tarafından kesinlikle bu eğilimin araştırılması gerektiğini düşünüyorum. (Aslında yurtdışında çok tutulan viral reklam kavramı, bu eğilimin bir uzantısı, çok da zekice.) Halk neden bunu tercih ediyor? Çünkü profesyonel ve kusursuz tasarımlar zaten her yerde; billboardlarda, duraklarda, evimizin karşısındaki panoda, metrolarda, basılı yayınlarda... Albümü güzel olan bir sürü sanatçı zaten var ve dilerlerse satın alıp dinleyebilirler. Ama aradıkları, kendilerinden olan, işi kâra dökmemiş, yani samimiyetini yitirmemiş, cep telefonu kamerasıyla çektiği videoyu bile yayınlayabilecek 'yetenek'ler.
Ne dersiniz, zaten profesyonelleşmekte oldukça geri olan ülkemizde bu akım, amatörlüğü haddinden fazla kutsar mı?

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

18 Eylül 2012 Salı

Suni hassasiyetler ülkesi

Bizim ülkemizde kavramların altı doldurulmaz. Çoğu üstünkörü yaşanır. Vecizelerimiz, edebiyatımız kıssadan hisselerle doludur, her fırsatta sosyal paylaşım sitelerinde profilimize kopyalayıp yapıştırırız ama asla uygulamaya geçmeyiz. Büyüklü küçüklü harf kombinasyonuyla, "Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter, toprak ol, üstünde hoş güller biter..." yazdıktan sonra, oda arkadaşının bilgisayarı kapatma ricasına "Uff snne be slk .s" diye karşılık verenlerin ülkesidir, Türkiye.
Diğer her şey gibi hassasiyetlerimiz de yapmacık ve altı boş hassasiyetler. Kadınlara ısrarla bağyan demek, engelli-özürlü-sakat çelişkisi, toplu taşıma araçlarında sırf kız diye yer vermeler ve daha birçok şey.
Sen bütün gün karşındaki kadına, sırf (aklınca) cinsel ilişkiye girdiği imasında bulunmamak adına bağyan diyeceksin, eve gidince yeşil mercimeği tuzlu yaptı diye karının kafasını duvarlara vuracaksın. 12 saat ayakta çalışmış, yara olmuş ayaklarına yapışan çorabı ılık suyla ıslatıp çıkaran emekçi gencin, sırf genç diye ayakta yolculuk etmesine göz yumacaksın ama başı kapalı diye ya da kız diye 18'lik çocuğa yer vereceksin.
2008 yılında, Çanakkale'de engelliler derneğinin yaptığı bir toplantıya kulak misafiri olmuştum. Bazıları, kendilerine sakat denmesini istiyor, diğer tanımları samimiyetsiz bulduğunu söylüyordu. Sahiden de öyle değil mi? Evet, özürlü çirkin bir kelime olabilir ama sakat demekte ne gibi bir mahsur var? Fonetik olarak kulağa sert gelen harflerden dolayı kaba olarak algılanıyor ama sakat diyen herkesi "Aa, lütfen engelliii" diye uyarmak da o insanların herkesten daha çok barışık oldukları ve fırsata dönüştürdükleri "engel"lerinin üstünü örtmek, görmezden gelmek değil midir? Onlar için yapılmış asansörlere hücum edip onları en sona bırakmak, emin olun kendisine sakat denmesini istemeyen bir engelliye sakat demekten daha az kötü değil.
Yine aynı şekilde sırf çocuk doğurduğu için bir kadına ayrıcalık tanımak, üç kişinin rahatça sığacağı kaldırımları, vızır vızır arabaların geçtiği yoldan yürümek suretiyle hizmetlerine sunmak da, anne çocuk ölümlerinin bu denli yüksek olduğu bir ülke için suni hassasiyetin alasıdır.
Ben ne mi yapıyorum? Toplu taşıma araçlarında yer vereceğim insanı itinayla seçiyorum. Yaş, cinsiyet kriterine göre değil, göz altlarındaki halka sayısına, ayakta durma güçlüğüne göre yer veriyorum. Bu, 7'den 70'e geniş bir yaş skalasını kapsıyor. (Yer vermeye kalkıştığımda "Otur yavrum, mesafe kısa zaten" diyen yaşlının alnından öpesim gelir.) Kaldırımda yürürken karşıdan Golyat gibi bir anne pusetini şiddetle üstüme sürüyorsa, kesinlikle kaldırımdan inmiyorum. Yan dönüyorum ve onun da dikkatli bir şekilde geçmesini sağlıyorum. Market alışverişlerinde, ekspres kasa yoksa, az parça almış olanlara öncelik veriyorum. Eğer benim alışverişim birkaç parçadan oluşuyorsa, önümdeki 3 araba doldurmuş müşteriden rica ediyorum ve önden geçiyorum. (Bu büyük bir medeniyet ölçüsüdür kanımca.)
Örnekler çoğaltılabilir. Demem o ki, hassasiyetlerin göstermelik olması, maalesef duyarlılık oluşturmuyor. Teoride çok güzel görünüyor ama pratikte çuvallıyor. Öncelikle bunun altının doldurulması lazım. Büyüye ısrarla sihir dedirten (ne değişiyorsa?) Esra Ceyhan duyarlılığı, arkadaşının saç renginin kötü olduğunu herkesle paylaşıp asla yüzüne söyleyemeyen ya da bütün gün dişinde maydonozla gezmesine göz yuman arkadaş "nezaketi", evinin karşı cephesine dersane reklamı asıldı diye 85 yaşında mahkeme mahkeme gezip üst katındaki aile kavgası için polisi bile aramayan komşu vicdanıyla bu gemi yürümez. Gerçek hassasiyetin formülü: Bir tutam samimiyet, 1 silme yemek kaşığı saf duyarlılık, yarım çay bardağı süzme vicdan ve aldığı kadar insanlık.
Son olarak, Neyzen Teyfik'in "Türk milleti gariptir, her lafı kaldırmaz..." şeklinde başlayan sözünü, algıda bütünleme sisteminize devrediyor, huzurlarınızdan ayrılıyorum.


www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

27 Haziran 2012 Çarşamba

Hayvanseverölçer

Hayvanseverliğin lamı cimi olmaz; ya hayvan seviyorsunuzdur ya da sevmiyorsunuzdur. Gelin görün ki hayvanseverliğin de aslında öyle belli bir ölçütü yok. Yani avuç içi kadar köpeğini şeker pembesine boyatıp caddede gezdiren hanım kız da, sosyal medya profilinde dakika başı bir kap su uyarısı yapıp aslında köpek dövüştüren de hayvansever sayılıyor. Peki ama gerçekten böyle mi?
Kedilerle köpeklerin savaşı meşhurdur. Bu savaş sadece hayvanlar bazında değil, kendilerini sevenler bazında da sürüyor bence. Hem kedi hem köpek seven, daha doğrusu besleyene rastlamak pek de mümkün değil. İkisinin de fanatiği birbirinden beter. Ben kediciyim ve açıkçası hayvanseverliğin turnusol kağıdının bu olduğunu düşünüyorum. Yani kedi sevmeyen, hayvan sevdiğini iddia edemez. Bu görüşümü destekleyen ve gözlemlerime, tecrübelerime dayanan gerekçelerim de var elbet. Şöyle küçük bir karşılaştırma yapabiliriz:

-Kedi seven biri, diğer bütün canlıları karşılık beklemeden sevebilir. Çünkü bir kedinin asla müdanası yoktur. Genellikle insanoğlunun, bu sevimli varlığı kendisi gibi sanıp nankör diye nitelendirmesinin sebebi budur.
-Köpek seven insan, yaptığı iyiliğin mutlak karşılığını bekler. Beslediği köpeği evi beklesin, hiç olmadı yolda ona eşlik etsin, o da olmadı sırf varlığıyla havasına "karizma" katsın ister. Beklentilerini karşılamazsa yallah barınağa.
-Kedilerin sevgisinin gerçekliği daha anlaşılır niteliktedir. Sadece başını okşadığınız için bacaklarınıza sürtünüp reverans yaptıktan sonra yoluna devam eden bir kedinin sevgisi yüzde yüz gerçek sevgidir.
-Başını okşadıktan sonra çantanızdan çıkaracağınız bir kemik parçasının beklentisiyle salyalarını akıtan köpeciğin sevgisinin ise dalkavukluk mu yoksa samimi mi olduğunu anlamak zordur.
-Kedi severler doğaya saygılıdır. Kuru mamayı bile mümkün olduğunca bir kap eşliğinde koyar. Köşelere bıraktığı su kaplarını sık sık yeniler. 
-Köpek severler, gezdirdikleri köpeklerin dışkısını pekala yolun ortasında bırakabilir. Uyardığınızda saldırgan bir tavır takınabilir. 
-Kedi severler, mama verdiği kedi, yem attığı güvercin korkmasın diye yemeğini bitirene kadar ürkütecek, rahatsız edecek bir şey yapmaz.
-Köpek severler, sahipli hayvanlarına, zaten yiyip içememekten dal gibi kalmış zavallı bir sokak kedisinin su kabından yalap şalap su içirmekten imtina etmez. Bu da yetmezmiş gibi o suyun üstüne takviye yapmadan yoluna devam eder.
-Bir kedi sever her halükarda, her canlının kurtarıcısıdır.
-Bir köpek sever, heybetli köpeğinin diğer canlıları korkutmasından, saldırma benzeri hareketler yapmasından zevk alabilir hatta teşvik edebilir.

Genellemeler elbette hatalı tespitler barındırabilir ama şimdiye kadarki gözlemlerim bu yönde. Siz siz olun, elinde tasmayla köpek gezdiren herkesi hayvansever sanmayın. Hiç hayvan sevmeyen ya da beslemeyen ama doğaya onlardan daha saygılı davranan insanlar bile onlara yeğdir.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

8 Haziran 2012 Cuma

The MDNA Tour: Madonna bizi kutsadı

20. ve 21. yüzyılın en ikonik isminin, yani Madonna'nın 7 Haziran TT Arena'daki konseri hakkında yirmi dört saat içinde her şey yazıldı, çizildi. Ben çok uzatmayacağım ve gidemeyenler için şu tarifleri yapıp, konser günümü "özet geç"eceğim. Bir Madonna konseri demek; ani duygu geçişleri, dünyadan tamamiyle ama tamamiyle kopmak ve müziği akciğerlerde hissetmek demekmiş. Öyle ki konser bittiğinde, lucid dream ve astral seyahat takıntılılarının yakındığı, bir süre sonra gerçek hayattan zevk alamama durumunu dahi yaşatıyor size. Çünkü gerçek hayat çok kuru ve sert geliyor ondan sonra. İllüzyon, dini ritüeller, hatta cambazlığı bir arada görebileceğiniz yegane ortammış bir Madonna konseri. Yıllarca fotoğraflarına, video kliplerine baktığınız, kimi zaman saçının tonu için bile arkadaşlarla saatlerce konuştuğunuz birini kanlı canlı görmek ise tarifsiz.
Saha içi kategorisinde olduğum için Şubat'tan beri mümkün olduğunca erken gitmek vardı aklımda. Öyle de yaptım. Gittiğimde 12'yi biraz geçiyordu ve esas girişten bir önceki girişte bekleşenlere katıldım. Fazla kalabalık sayılmazdı. Bir süre sonra kapı açıldı ve koşarak esas girişlere doğru yola koyulduk. Burada yaklaşık 7 saat bekledikten sonra nihayet stada girişler başladı ve "demiri tutmak" için koşarak alana girdik. Tam da düşündüğüm gibi saha içinin demirlerini tutuyordum ve sahne önüyle aramda 60 cm vardı. Ve o da nesi? Sahnede tıpkı Madonna'ya benzeyen biri var ama o değil. Bir saniyelik burukluk ve... Meğer kraliçe üçgenden sahneyi izliyormuş ve soundcheck'in son dakikalarıymış. Kendisini gündüz gözüyle ve "sivil" görmek apayrı bir duyguydu. Sahneden ayrılırken hayranların (çoğu arkadaşım ve harika iş çıkardı(k)lar) bağrışması sonucu onlara eğildi ve sus işareti yaparak bir şeyler söyledi. Ardından sahneden ayrıldı. Bir süre sonra İsralilli DJ Offer Nessim sahneye çıktı ve kendi playlistinden şarkılar çaldı. Kendisini Martin Solveig sananlara küçük bir Google görseller tavsiyesi bu arada.
DJ ile pek coşmadım çünkü enerjimi Madonna'ya saklamak istiyordum. Derken saat 22:20 gibi ışıklar söndü ve çan sesleri duyuldu. İnanılmaz bir andı. Bilindik açılış gerçekleşti ve unutulmaz deneyim böylece başladı. 

Konseri anlatmaktansa o gece hakkında notları paylaşmak istiyorum:
Sahne önü kategorisi, gerçek Madonna hayranlarından çok "Bastım parayı geldim" ve "Ay çok bay geldiaa, çıkıyorum aşkilitom" tarzı huzur kaçırıcı ve dikkat dağıtıcı garip tiplerle doluydu. Gerçek hayranlar ise -neyse ki çoğu üçgene girmeyi başardı- saha içindeydi. Zaten sahne önünün saha içine dönüp "Oha falan yağni, her şarkıyı biliolaaar" türünden bakışları da bunun en büyük ispatıydı. Konser boyunca kurmalı bebek gibi oradan oraya yürümeyip ilk yerleştiği yerden ve mutlulukla izleyebilen tek ünlü ise Derya Köroğlu'ydu.
Madonna'dan daha süslü olmaya and içmiş, full makyajlı ve 1,5 metre topuklularla gelip Direklerarası'ndaki çubuk bacaklı adam gibi gezen kokoş hatunlarsa ayrı bir konu. Bu hususta, kasmayıp çok şık bir eşofmanla gelen Demet Akalın takdire şayan.

Bunun yanında Madonna çok mutluydu ve seyirciyle ilgiliydi. Kürtajla ilgili açıklama yapmaktansa memesini açtı ve "Benim bedenim, benim kararım" kampanyasına en ama en büyük desteği de vermiş oldu. Bir saat kırkdört dakikalık müthiş deneyim, Celebration'la ve küçük Rocco'nun da katılımıyla bitti ve dansçı Yaman Okur Türk bayrağı açtı. Bu arada The MDNA Tour başladığından beri bayrağı açılan ilk ülkeyiz.
Konser sonrası stadyum çabuk boşaldı ama metroya giden yollara dair en ufak bir açıklama ve tabela olmadığı için millet dört bir yana savruldu. Önümüzü göremeden ilerlediğimiz için üst geçit bariyerlerinin dışından yürüdüğümüzü anlamamız ve koşar adımlarla geri dönmemiz ise bir oldu. Öyle bir keşmekeşti ki, normalde burnundan kıl aldırmayacak ünlüler bile metroya yetişmek için korkuluklar üzerinde resmen parende attı. Neyse ki son metroya yetiştik ve dönebildik. Ha, Taksim'e götürmek için kişi başı 40 lira isteyen taksicilere de laflar hazırlamıştım ama bu yazıyı böyle bitirmek yakışmaz.
Sen çok yaşa kraliçe, yaşa ki daha çok gel.



Geceden görüntüler:


Fotoğraf: Burak Yıldız





Fotoğraf: Burak Yıldız





Fotoğraf: Bülent Bayrak



www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Enine boyuna kürtaj

Kürtaj meselesi çetrefilli meseledir. İçinde bir sürü konu barındırır; değer yargıları, dini hassasiyetler, tıp etiği ve daha birçok şey. Ama bence bu etkenlerin içinde en mühimi, fetüs üzerinde en büyük söz hakkına sahip olanların, yani ebeveyn adaylarının bebek sahibi olma kavramına bakış açıları, bu yükümlülüğü kaldırıp kaldıramayacakları ve daha da önemlisi bu konuda gönüllü olup olmadıkları. Bir kısım insanların aklında canlandığı gibi, şehvetlerine yenik düşüp, korunmadan hunharca seks yapanların son çaresi değil kürtaj. Eğer bir istatistik oluşturulsa ve kürtaj yaptıranlar kategorilendirilse, evli olanlar, evlilik dışı kürtaj yaptıranları geçer. Liste, doğum kontrol yöntemlerinin bilinmemesi ya da zevkten feragat etmemek için kasıtlı olarak kullanılmaması sonucu oluşan kazalar ve eşe yönelik tecavüz (muhafazakarlar bu kategoriyi kabul etmeyeceklerdir, çünkü onlara göre kadının tapusu erkekte, seks yapmak istemediğini beyan etme gibi bir lüksü yok) ve son olarak sorunlu hamilelik dolayısıyla yaptırılan zorunlu kürtajlar olarak sıralanırdı. Bu saydığım kürtaj sebeplerini tek tek ele alacağım ve kendi değer yargılarıma göre haklı sebeplerini sıralayacağım.

Doğum kontrol yöntemlerinin bilinmemesi ya da zevkten feragat etmemek için kasıtlı olarak kullanılmaması sonucu oluşan istenmeyen hamilelikler: Bu tür hamileliklerde kabahatin çoğu erkektedir çünkü evin direği, gözün bebeği, et ete değecek diye tutturmuş ve prezervatif kullanmamıştır. Geri çekeceğim derken ise geç kalmıştır. Kadın da az suçlu değildir hani, çünkü artık spiral taktırmak çocuk oyuncağı gibi bir şeydir. Suçlu aramayı geçersek, ortada istenmeyen bir bebek var. Hakkında plan yapılmamış, tam da babanın işsizliğine denk gelmiş, yeşil sümüğü burnunda balon balon olmuş hasta, bakımsız abi-ablalarının ortasına, iradesi dışında düşüverecek bir bebek... Hadi diyelim ki ekonomik durumu iyi bir aileye denk geldi şans eseri, o zaman da hırs küpü annenin, umursamaz babanın ve Doğu Avrupalı gaddar dadıların elinde çekiştirilmekten sünecek, perişan olacak. Sevgisiz, ilgisiz, sürekli kendini suçlu hissedeceği bir yetişkinliğin temelleri atılan bir çocuk. Şimdi söyleyin, bu çocuğa sahip olmamayı seçmek mi daha ahlaklı, yoksa "gerçek bir hayat"ı karartmak mı?

Eşe yönelik tecavüz sonucu oluşan hamilelikler: Hiçbir kadın, ağlarken, tokatlar yiye yiye kendisiyle birlikte olunan bir gece hayat bulan bir çocuğu istemez, istemeyebilir. Daha fazla uzatmaya gerek yok her halde. (Eş haricinde mağruz kalınan diğer bütün cinsel saldırılar da bu kategoride incelenebilir.)

Sorunlu hamilelik dolayısıyla yapılan zorunlu kürtajlar: En çok tantananın koptuğu kürtaj türü bu. Eleştirileri okurken de dinlerken de beni çığrımdan çıkaran kürtaj türü aynı zamanda. Empatiden yoksunluğumuzun en açık belirtileri, bu konuyu tartışırken ortaya çıkar. Engelli bir birey yetiştirmenin maddi manevi zorluklarını bilmeyen, o çocuk adına gelecek kaygısı taşımanın yürek çarpıntısını, endişesini hissedemeyen insanların tükürüklerini saça saça karşı olduğu bir durum bu. Down sendromlu, otizmli ya da bedensel engelli bir çocuğa sahip olmak her şeyden önce maddi bir güç istiyor. Hem Türkiye, daha otizmli çocuk eğitiminde profesyonelleşmekte bir arpa boyu yol alamamışken, o çocuğun toplumsal uyumu için ne kadar doğru bir yer olabilir ki?

Gayrı meşru hamilelik sebebiyle yapılan kürtajlar: Evlilik dışı ilişki, ne kadar sıkı bir yönetim, devlet politikası vs. uygularsanız uygulayın yeryüzünden yok edilemeyecek bir şey. Yani insanların vajinasını kızgın demirle dağlasanız, testislerini aç kurtlara yedirseniz bile (içimdeki gizli muhafazakarla da tanışmış oldunuz, şaka tabii ki) önüne geçemezsiniz. Yani bu kürtaj kategorisini eleştirirken, takılı kalacağımız yer evlilik dışı olması değil, iki tarafın da istemediği, hatta aile büyüklerinin bile ömrü boyunca kabullenemeyeceği bir bireyin dünyaya geliyor olmasıdır. Bana kalırsa, günün birinde kürtaj yasaklanırsa en çok bu çocuklara yazık olacak. Ya bir lise tuvaletinde, ya da apartman boşluğunda son bulacak birkaç dakikalık yaşamları. Diyelim ki anne, bir şekilde çocuğuna kıyamadı, büyütmeye karar verdi. Çocuğun zaman içinde hissedeceği toplumsal baskıyı düşünebiliyor musunuz? 


Fetüsün yaşam evresi, ruh kavramı, bilinç kazanma, kalp oluşum süreleri ve acının hissedildiği dönem gibi birçok kriter rol oynuyor bu konuları tartışırken. Kimi, yumurtanın döllendiği andan itibaren birey sayıldığını ve bunun çok günah olduğunu savunuyor, kimiyse "İstersem 6 aylıkken aldırırım, sananeağ" diye feryat ediyor. Bence aklı selim bir tartışma ortamı oluşturulmak isteniyorsa, bu iki uç da susturulmalı ve kürtaj meselesi kanunlarla sıkı sıkıya çerçevelendirilmeli, yetkisiz kliniklerle kişilerin eline düşmesi engellenmeli. Hali hazırda iki ayı dolmamış hamilelikler yasal olarak sonlandırılıyor. Devletin, bireylerin bedenleri üstünde söz hakkı sahibi olması demokrasiye aykırı bir durum. Bir kimseye yapacağı çocuk sayısını söylemekle ona hiçbir zaman çocuk sahibi olmaması gerektiğini söylemek aynı abeslikte. Bedenin tasarrufu, sadece sahip olan kişiye ait kalmalı. Zaten tıklım tıklım olan çocuk esirgeme kurumlarına yenilerini eklemenin hiç lüzumu yok, vebali de ağır. Çünkü maalesef her bebek rızkıyla gelmiyor. Diğer bir husussa, canlı kürtaj videoları ve operasyon sonrasında paramparça olmuş bebek kafasının yanına 50 cent bozukluk koyup kameraya poz veren Dr. Caligari kılıklı garip tıp adamları. Bence kürtajın öcü gibi görülmesinin ve hakkında cahilce yapılan yorumların kaynağı biraz da bunlar.


www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

24 Nisan 2012 Salı

Vicdan pıtırcıkları ve diğer şablon karakterler

Son on yıldır politik yaklaşımlar da diğer her şey gibi keskin köşelere sahip oldu. İlk olarak hem 'laik hem dindar olunmaz' denilerek seküler yaşam tarzını benimseyip aynı zamanda ibadet eden insanların büyük bir ikilem içinde oldukları ileri sürüldü, kafalar karıştırıldı. Bu yeni anlayışa göre laiksen deisttin, belki de ateist. Halbuki hiç de öyle değildi. Laisizm dünyada farklı şekillerde zuhur bulmuş ise de Türk versiyonu diğer her konuda olduğu gibi eklektikti ve sadece devletin yönetim şeklini kapsıyor, bireyin yaşam tarzını yüzde yüz şekillendirmiyordu. Bu 'biraz ordan biraz burdan' yaşam şekli aslında gerçekten Türk ve Müslüman laiğinin temelini oluşturuyordu. Ardından solcuyum diyenlere iki yol gösterildi: "Sosyalizm, Kürt bağımsızlığına destek vermeden olamaz bilader, ya bizdensin ya da git Bozkurtlara karış" gibi bir ifade oluştu. Halbuki Türk solcusu da böyle değildi. Hele sosyal demokrat dediğimiz Ecevit solcuları hiç değildi. T.C.'nin bölünmez bütünlüğüne tümüyle sadık, bunun yanında toplumun her kesiminin eşit şartlarda yaşamasını ve sosyal adaletin sağlanmasını gönülden isteyen idealist insanlardan oluşuyordu bu kitle. Kürtle, Lazla, Türkle hiç işleri yoktu. Ama solcular da bu keskin yol ayrımından birini seçmek zorunda bırakıldı. Bu yüzden bir kısmı sırf solculuğunun hakkını vermek istediği için içi almaya almaya da olsa Kürt hareketine destek veriyormuş gibi yaptı, diğer kısmı da başka siyasi görüşlere kaydı. Eski tutumunu koruyanlarsa statükocu ilan edildi. Girizgahtan da anlaşıldığı üzere bugün, yaklaşık on yıldır bizlere sunulan şablon karakterlere ve onlara bürünenlerin söylemlerini irdeleyceğim.

Vicdan pıtırcıkları: Solculukla en alakası olmayanla, solun Kürt hareketinin kalbi olduğunu iddia edenlere kadar geniş bir kitleye yayılan bu şablonun mensupları, mağdur edebiyatını çok iyi kullanır. Haklı oldukları konularda bile abartılı ve ağlak yaklaşımları, dinleyenleri özden, yani içerikten uzaklaştırır. Devamlı T.C.'nin ellerinin kanlı olduğunu, geçmiş günahlarından arınması için eziyet ettiği bütün azınlıklardan özür dilemesi, gerekirse tazminat ve toprak vermesi gerektiğini söyler dururlar. Birkaç örnek dışında (Mesela S. Süreyya Önder) vicdanları çok yönlü değil, sadece destekledikleri kitleye yöneliktir. Aynı durumdan mağdur olan iki taraftan sadece kendilerine ait olanı vurgular, hakkını ararlar. Her şey nefret söylemidir. Öyle ki BDP'li vekilin doktor dövmesi mesele değildir ama kızı yasa dışı gösteriye katılan annenin BDP'li milletvekiline attığı tokat, kanserli hücrelerin metastaz yaptığı hastalıklı T.C. anlayışının bir eseridir, tü kakadır. Sözde kimse ırkından dolayı ayrımcılığa maruz kalmamalıdır ama herkes, Lennon'ın Imagine'ine pek de uymayacak şekilde Ermeni'dir, Kürt'tür. Bir türlü Türk olamaz, bu kelime yasaklıdır. Mensuplarının köşe yazıları Kemalettin Tuğcu hikayesi gibidir. Sermaye karşıtı sanatçılarının ise okkalı reklam kampanyalarında oynadıkları görülmektedir. Pek anarşist bir tutum olmasa gerek.

Nabza göre şerbetçiler: 2002 öncesinde bambaşka bir saftayken, yeni dönemin hükümdarlığının uzun süreli olacağının kokusunu alan bu kitle, hızla namaz hocası çalışmaya başladı ve maneviyatla ilişkileri "Aslında Tanrı var yea, mesela quarklar Tanrı olamaz mı" dan "Allahu ekber"e dönüştü. Çoğunluğunu medya patronları, reklamcıların oluşturduğu nabza göre şerbetçiler, hocaefendi hakkında methiyeler düzmeye başladı. Yazarları, Madonna'nın turne billboardlarından bile büyük billboardlarla kitaplarının promosyonunu yaparken, yurtdışında adını duyuranlar hemen Türkiye'yi soykırımcı ilan etmekten imtina etmedi. Hükümetle hocaefendi arasında ihtilaf oluştuğu söylenen şu günlerde işleri hiç de kolay değil aslında. Bkz. Taraf Gazetesi.

Gevrek - çiğdem solcuları: Başlığından da anlaşılacağı üzere Ege'de konuşlanan bu kitle, yukarıdaki iki şablonun mensuplarına tam da istedikleri kozu verdi. Şanlı Türk tarihinin aslında o kadar da şanlı olmadığını, tarihsel gereklilikler veya başka sebeplerle de olsa bazı acılara sebebiyet verilmiş olduğunu sürekli inkar eden, hatta görmezden gelen tavırları, yeni dönem siyasi anlayışının ekmeğine çokça bal sürdü. Cumhuriyet mitinglerine milyonlarcası akın akın gitti ama birçoğu, Ergenekon tutuklamaları esnasında körfez manzaralı evinde sardunya sulamayı tercih etti. "İzmirli para gibidir, ışığa tutunca üstünde Atatürk hologramı görürsün", "Adam dediğin çekirdeğe çiğdem, simide gevrek demesinden belli olur" gibi 13 yaş seviyesinde tutuculukları ve kendilerini Türkiye'nin diğer tüm bölgelerinden kibirli bir tavırla ayıran söylemleri, destekledikleri siyasi oluşumların da "out" olmasına, hatta küçümsenmesine sebep oldu. Vatan savunmasının, dört cümlelik yaratıcı köşe yazılarını facebook'ta paylaşmaktan çok daha fazlası olduğunu hatırlaması lazım bu kitlenin.



www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip