29 Eylül 2010 Çarşamba

Geleceğin liderine öğütler

Bir kaç gün önce bir gazetede "Çocuğunuzdan lider yaratma yolları" gibi bir yazı okudum ve içimden geçen ilk cümle "Dünyanın dibine kibrit suyu sıkacak bir birey daha yetiştirmek aman ne marifet!" oldu. Elbette bir çocuğa kendini koruması, ezilmeden ve ezmeden hakkını araması gibi özellikler erken yaşta öğretilmeli ama bu klasik insan kaynakları eki manşetli yazıda, çocuklara daha küçücük yaşlarda hayatın gerçek yüzünü göstermeyi salık veren ucube maddeler yer alıyordu. Yahu el kadar yavrucak henüz PlayDoh oyun hamurundan uğur böceği yapmanın, patates baskının (hala varsa) zevkine varamadan akranlarıyla derin bir rekabete girecek, piranha dişleri erkenden bilenecek. Zaten eğitim sistemi de bunu öngörmüyor mu? Daha kreşe giden çocuk dersaneye yollanıyor. El insaf!
Ben de gelecek nesile bir mektup yazayım dedim. Gerçi dünya şimdi de pek iç açıcı değil ama, daha 'sağlam' liderlerimiz olsun istiyorsak, az sonra sayacağım maddeleri harfiyen uygulayın, ey ebeveynler. (Elindeki boş Bond çantasıyla konferans konferans gezen kişisel gelişimci simsar mode on)

-Her zaman ve her durumda haklı çıkmaya çalış. Haksız olsan dahi, haksızlığını öyle bir süsle ki, karşındaki kendini savunamasın.
-Bir sorumluluğu ilk sen alma, önce başkaları alsın. Duruma göre, karlı çıkacağını hissedersen, herkesten daha çok canla başla sorumluluğu al.
-Yaratıcı bir fikre rastlarsan "Neden ilk benim aklıma gelmedi ki" diye hayıflanma. O fikri al, alla pulla, bir kaç yenilik kat ve özgünmüş gibi sun. Hem fikrin esas sahibinin esamesi okunmaz, hem sen en önde olursun.
-Empati denen şey koca bir yalandır. Unutma ki; kendini yerine koyduğun ve bütün iyi niyetinle yaklaşmaya çalıştığın kişi, asla ve kat'a sana bu şekilde yaklaşmayacaktır.
-Güçlü kimse onun yanında ol ama devran bir gün döner diye, güçlenmesi muhtemel olanları da elden bırakma. Nabza göre şerbet ver.
-Senin için olumlu olan bir şeyin, başka birinin çıkarlarıyla çatışmasına aldırma. Senden sonrası tufan!
-Sinsi ol. Beğenini de, eleştirini de kendine sakla. İkisinden de kısa sürede pişman olabilirsin.
-Affetme ama affetmiş gibi yap. Ani bir kızgınlıkla söyleyeceğin devrik cümlelerini, 'o gün' takılmadan söylemek üzere sakla.
-Başkalarını suçlamaktan çekinme. İtham edici ya da suç unsuru oluşturacak bir durum olmadığı sürece küçük kabahatlerinin müsebbibi olarak daima başkasını göster.
-Yere çöp atanları uyarma. Ama sen de atma. Doğa falan için değil, ceza kesilebilir diye.
-Karma denen şey bir fiyaskodan ibarettir. Hayat sekülerdir ve termodinamiğin ikinci yasasına göre kötüler kazanır. Aksi iddia edilemez.

Nasıl ama? Bu maddelerle Microsoft'a CEO olmayacak çocuğu bana getirin. Dondurma ısmarlayacağım.

Yersen.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

28 Eylül 2010 Salı

İnsanları tanıyalım: Benim başım bağlı, sen derdine yaniens

Bugünkü insanları tanıyalım köşesinde ele aldığımız süjemiz, başlıkta da görüldüğü üzere 'benim başım bağlı, sen derdine yaniens' türü.
Türk örf ve adetlerine göre yetiştirilmiş, ananız babanız tarafından devamlı surette torun, düğün, nişan, hayırlı kısmet vb. anahtar kelimelerle taciz edilmişseniz, kaçınılmaz sonunuz evlilik olur. Hele okul biter, erkekler için askerlik aradan çıkarılırsa, evlenecek kısmet yoksa bile uydurulur, gerekirse bilgisayar programında yaratılır (mübalağaya gel) falan... Tabii herkes yelkenleri bu kadar çabuk suya indirmiyor, dişleri dökülmeye başlayana, idrar tutmakta zorlanılan yaşa kadar inatla 'single' takılmayı düşünenler de var. Ben ikinci grupta yer alan biri olarak şimdi 'benim başım bağlı, sen derdine yaniens'leri ele alacağım. Bu tür, genelde erken yaşlarda evlenir. Kızlar, henüz akıllarını Haribo'nun zancefilli şekerlerinden ve Keremcem'den, erkekler ise Avril Lavigne posterlerinden kurtaramamışken gerçek hayatla yüzleşme zamanı gelir de çatar. Eğer okuldan kalma bir flört varsa iş ilerletilir, ailelerle tanışılır. Yoksa da bulunur. Aileler anlaşır, çiftler geleceğe dair ciddi hayaller kurmaya başlarsa ilk olarak Facebook bundan etkilenir, profillerin yanında aniden narrr gibi bir kalp belirir: "In a relationship". Sonra yavaş yavaş fotoğraflar düşmeye başlar. Galata Kulesi'nde, Üsküdar'da, Huzur Aile Çay Bahçesi gibi yerlerde çekilmiş ters ışıklı, silüetten ibaret fotolar için ısrarla arkadaşlardan 'like' istenir. Yapmayan zaten silinir.
Artık nişan zamanıdır. Destigül Fotoğrafçılık'ta çekilmiş, fonunda Niagara Şelalesi olan baygın bakışlı fotoğraflar itinayla sanal aleme yayılır. Çok geçmeden de düğün zamanı gelir. Artık paintle hazırlanmış davetiyelere arkadaş 'tag'leme vaktidir. Tag'lenmeyenlere ise şu denmek istenmektedir: "Biz düşündük, taşındık. Aile kurduğumuzda seni aramızda görmek istemiyoruz, ayy bilmiyorum... Güven vermiosun yha". Diğer bir anlamı da "Düğünde altın takıcak paran olduğunu hiç sanmıyoruz, boşuna pasta israfı olmasın. Kırılma, oq?"tur. Davetiyenin altında 132421 adet yorum vardır. Düğün yapılmış, artık profilleri tek başlık altında toplama zamanı gelmiştir. "Dilruba Mehmet Ali Düldüloğlu" gibi android isimlerle oluşturulan profillere yazarken kime hitap edeceğinizi bilemezsiniz. "Düğüne gidemedim, bari mesaj atayım" diye düşünmek yapılacak en aptalca şeydir. Çünkü onlara, sizi 'ignore' etme fırsatı verirsiniz: Size asla yanıt gelmeyecektir. Art arda yaptığınız 'like'lar bile kar etmeyecektir, ki bu ölümcül bir işarettir. Artık onlar evlidir ve sadece evlilere yanıt yazarlar. Bekarlar potansiyel yuva bozucu ve zinakarlardır. Nikahtan tam 9 ay 10 gün sonra "Dilemma Tuana dooduuuuu" iletisiyle nur topu gibi (aslında suda 5 saat beklemiş el ayası gibi) bir bebeklerinin olduğunu anlamanızla Edit Friends'ten gerekli işlemi yapmanız 3 saniye sürer. O saniyeden sonra bekar, zinakar ve potansiyel nifak tohumu yaşamınıza gönül rahatlığıyla devam edebilirsiniz. Sevgiler.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

22 Eylül 2010 Çarşamba

Tek tip askerlik: 'Öteki'nin intikamı


Neredeyse 4 yıldır efsane halinde dilden dile dolaşan kısa dönem askerliğin kalkması ve sürenin herkes için eşit olması söylentisi çok yakında gerçek olacak gibi. Halen, bu tür söylentilerin, tecillileri kışlaya kuzu kuzu getirtmek amacıyla ortaya çıkarıldığını düşünen iyimserler olsa da bu sefer iş ciddi görünüyor. Fakülte mezunlarının 12 ay yedek subay yahut 6 ay er olarak kısa dönem askerlik yapma haklarının ellerinden alınıp, üniversite mezunu olmayanlarla aynı sürede, er olarak vatani görevlerini yerine getirmesi şeklinde gerçekleştirilecek olan tek tip askerlik uygulaması, şimdiden gençleri ikiye böldü bile. Ömrünün en az 4 yılını (hazırlık okumadan veya hiç kalmadan) fakülte sıralarında geçiren ve hayata 25 yaşından önce atılamayan okumuşların feryadı az da olsa duyulmaya başlarken, askerliklerinin 3 veya 6 ay kısalacağı haberleriyle umutlanan uzun dönemler ise durumdan memnun. Zaten basın da olayı kısa dönemlerin değil, uzun dönemlerin tarafından verip duruyor; askerlik uzayacak değil, kısalacak deniyor.
Sosyal paylaşım ağlarında, internet gazetelerinin haber yorumlarında örgütlenen fakülte mezunu gençlerin haklı olarak tedirginlikleri var. Kimi iş bulabilmiş, dönünce koltuğunun yerinde yeller eseceğini biliyor ve korkuyor, kimi hala iş bulamamış ve öğrenim kredisini nasıl ödeyeceğini kara kara düşünüyor. Diğer yandan liseyi bitirir bitirmez askere giden kesim daha şanslı gibi görünüyor. Zira hem yaşları genç, hem de asker dönüşü, branş gözetmeksizin her türlü alanda kariyer yapabilecek imkanları hali hazırda var. Bu durumda gerçekten üniversite mezunları mağdur durumda. Bu kararın sebebi hakkında bir çok söylenti var. Başta iktidarın oy kaygısı, TSK'nın baskınlığını yeniden hissettirme ve güç kazanma amacı, profesyonel askerlik öncesi radikal bir düzenleme yapılması gibi gibi... Ama akla en makul gelmeyeni; eğitimli insanın iş gücünden daha fazla yararlanabilme söylemi. Bunlar işin teknik yanları. Benim takıldığım nokta ise farklı. Ülke her konuda olduğu gibi bunda da ikiye bölündü. "Amma heterojen milletiz" dedim içimden bugün yine. Alt kültürün gururunu okşamak hep işe yaramıştır zaten, ama bu durum farklı sosyo-ekonomik kitleler arasındaki gizli nefreti de ayyuka çıkardı. Forumlarda, gruplarda tek tip askerliğe karşı çıkanların devamlı tekrarladığı bir şey var: Uzun dönemlerin süresi kısalsın ama bizimki aynı, yani 6 ay kalsın. Beri yandan uzun dönem yapmış yahut yapacak olanların sürekli tekrarladıkları şey ise aynen şu: Sizi gidi korkak vatan hainleri. Bana mı okudun, okumasaydın! Sen de eşek gibi 12 ay yapacan! Bunda nefret sezmeyen insanı Pollyanna'nın kralı ilan ederim ben. Adam kendi terhisinin erken olacağına sevinmiyor, yine 'karşı' tarafın süresine takıyor. Neden? O, okumamış. İçten içe eksik hissediyor, tepki duyuyor. Belki bütün okuyanların zengin olduğunu sanıyor ama bilmiyor ki gerçekten hevesli olan, bursla, krediyle, günde 2 öğün yiyerek de okuyabiliyor! Herkesin, kendinden farklı olana duyduğu nefret, kin de böylece açığa çıkıyor.
Velhasıl kelam yine ikiye bölündük ve yine aylar sürecek bir terane bizi bekliyor. Umarım iki tarafı da memnun edecek bir sonuç çıkar da herkes derin bir oh çeker.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

26 Haziran 2010 Cumartesi

Ne inkar, ne itiraf... Bu yalnızca sitem

"Sözlerin büyük, yüreğin küçük. Yanlışların çok, doğruların yok. Kendine göre şanslısın ama bana göre zavallısın" Bu sözler bana ait değil; Google'a "sitem sözleri" yazınca çıkıyor. Daha bin tane emsali var bunun gibi internette, forumlarda. Sevgiliye, arkadaşa ayar çekmek için hazır sözler bile var günümüzde yani.
Uzun zamandır arayıp soruşmadığınız bir arkadaşınıza tesadüfen rastladığınızda ilk söz genelde şu olur: "Nerelerdeydin hayırsız? Ne aramak var, ne sormak..." Onlara aynen şöyle deyin: "Sen arasaydın o zaman!" Ben genelde böyle diyorum, suratlarının aldığı ifadeyi tahmin edebilirsiniz. Dudaklarının kenarında eğreti bir kıvrım, hafif kısılmış, yaş dolu gözlerle olay mahalini terk ediyorlar böyle karşılık verince.
Sitem olayını hiç anlamam zaten. Sitem edecek kadar yüzün olabilmeli her şeyden önce. Diğer türlüsü pişkinlikten başka bir şey değil. Eminim siz de rastlıyorsunuzdur orada burada korkunç Türkçeleriyle, şarkılardan, dizi repliklerinden alıntı sitem sözleri söyleyen, yazan insanlara. Kadın, erkek hiç fark etmez, ben onlara "drama queen" diyorum. Hep ağlak, hep sorunlu, hep müşkül gibi durmanın alemi ne! Hep bir kendine acıma, hep bir ilgi isteği... Hayır yani, hayat Demet Akalın'ın şarkı sözlerindeki gibi değil ki. Böyle bir koy poposuna rahvan gitsincilik, takmıyormuş gibi yapıp dilinden bir türlü düşürmemeler.... Bergen bile daha cool'du vallahi billahi.

Şimdi siz okurlarıma son sözüm:

Hayhatta hichßir shéyh aqLaMayha dhéqMéz, dhéqéN zatéN aqLatMaz. AqLarqhéN ßashiNi dhiqh tut qhi q0zyhashLariNi shéNi aqLataN qhadhar achitMashiN.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

21 Haziran 2010 Pazartesi

Namazında, niyazında insan olmak

Anadolu insanında yerleşik bir deyimdir bu namazında, niyazında olmak. Bir insanın Allah korkusu olduğunu, harama el sürmeyeceğini belirtmek için kullanılır. Ama artık günümüzde pastalamaktan katman katman olmuş kusurları örtmek için, ikincil bir karakter yaratmak için kullanılır oldu. Televizyonlardaki reality show'larda, karısını öldürdüğü şüphesiyle aranan adam için "namazına, niyazında" denmeye başladı. Eğer popülist bir sanatçıysanız, kokain, fuhuş gibi imajınızı yerle bir edecek badirelerden sonra ilk toparlanma cümlesi haline geldi. Beyaz gömlek giyip, Allah kolyesi taktıktan sonra "Bilenler bilir, ben söylemem kimseye ama beş vakit namazımı kılarım. Orucumu tutarım" demek en büyük kurtarıcı oldu. Yani din, iman gibi halk için kutsal olan değerlerin akan suları durdurduğunun farkında olan tilkiler, bunları ağızlarında sakız yaptılar.
Bunda kuşkusuz ki 2002'den beri süregelen değişimler, dinin geçer akçe olması, paranın el değiştirmesi, küçük burjuvaların ortaya çıkmasının da etkisi var tabii ama bu ikiyüzlülük Anadolu'nun genlerinde bulunan bir özellik. Bir insan elinde şarap varsa linç edilir, ama kimse bilmez onun dört duvar arasında neler yaptığını, niyetinin ne olduğunu... Bu toprakların tek tük muhalif seslerinden olan Ömer Hayyam'lar, Neyzen Tevfik'lerin de en büyük derdi bu önyargılar, topyeküncülük, ucuz ahlakçılık değil miydi zaten?
İşte bu topraklar gerçek dostlarını görmez, onlara çektiririrz elimizden geldiğince. Ama şeyhler hep el üstündedir. Çıkıntılık yapan köylü tü kaka olur.
Bugün de öyle birini kaybettik. Hayatı, Türkan Saylan gibi mücadeleyle geçmiş, ölümü göze alarak yazmış, çizmiş birini... İlhan Selçuk, bugün öğlen saatlerinde hayatını kaybetti. Ömrünün son zamanlarında yaşadığı haksızlık içini kemirmiş besbelli, dostlarının anlattığı kadarıyla. Kim bilir, belki de mutlak sonunun hızlı gelmesine yol açtı tüm bunlar.
Tam da bu kritik dönemeçte keşke herkes gerçek dostunu, düşmanını anlasa, popülist söylemler yerine akli tespitler ve çözümler sunan insanlara değer versek, "ehh entel de amma konuştu" demeden... Tartışma programlarında el kol sallaya sallaya, haykırarak konuşan adam haklı olmasa hep keşke... Sessiz, sakin konuşan, kendini, sistemdeki sorunları nesnel olarak eleştirmesini bilen insana da hak verebilsek biraz. Laik, dinci, liberal yaftalarına körü körüne bağlı kalıp gerçekleri kaçırmasak... "Çıkıntı"lara biraz daha destek versek, belki daha çabuk düzlüğe çıkılır, belli mi olur?

İlhan Selçuk'a rahmet diliyorum.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

15 Haziran 2010 Salı

İnsanları tanıyalım: Milenyum kızları

İnsanları Tanıyalım köşemi çok boşladığımın farkındayım. Bu seferki sujemiz "Milenyum Kızları". Geniş kapsamlı bir başlık çünkü her kız türü için ayrı başlık açmanın gereksiz olduğu kanısına varıp tek kalemde işi bitirmek istedim. Buyrun efendim.

Audrey Hepburn kızı: Sanal profillerinde "Tiffany'de Kahvaltı" filminden karakterlere ait isimlerle boy gösterip, avatar olarak da melül bakışlı aktrisin en sevimli siyah-beyaz fotoğraflarından birini kullanan bu kızlar, orta yaş krizinin eşiğindedir. Asabidirler ve "Özgür kız Nil" tavırları üzerlerinde eğreti durur. Aşk hayatları karmaşıktır ve sanal ortamda umursamaz takılsalar da niyetleri diğer tüm kategorideki kızlar gibi münasip bir koca bulmaktır. Kim bilir, belki de kendilerini bir gün gerçek kimlikleriyle görmemizin formülü budur.

Sex And The City kızı: Bu grup, üniversite kazanıp Anadolu'nun bağrından metropolün kucağına düşenler ve doğuştan metropollü olanlar olmak üzere ikiye ayrılır. İlkine mensup olanlar; aile baskısından kurtulmanın verdiği heyecan ve istekle kabak çiçeği gibi açılır. Tek gecelik ilişki yaşamanın bireysel özgürlük olduğuna kendilerini zorla inandırıp, bir gün onunla bir gün bununla gezerler. Okul bitip memlekete dönünce ivedilikle Haydar Dümen'e bir mektup yazılır ve alınan öğütle birlikte kızlık zarı diktirmek üzere doktorun yolu tutulur. Artık o meçli, ugg botlu, Çin malı iPhone'lu kızdan eser kalmamıştır. Çok geçmeden, iki taraftan lüle lüle sarkan zülüfleri ve dekoltesi ekstra bir aksesuarla kapatılmış gelinlikleriyle mahalle fotoğrafçısının vitrininde arzı endam ederler.

Doğuştan metropollü olanlarsa görece daha aklıselimdir. Özel yaşamlarını aynı hızda yaşasalar da erkeklere eyvallahları daha azdır. Umursamazlık en büyük silahlarıdır. Partnerlerinin Mercedes yerine Lada Samara'sı varsa, kendilerini okulun önüne kadar bırakmasını istemezler. Vakıf üniversitesinden mezun olanları, babalarının kurduğu güzellik salonu, bebek butiği ya da spa merkezi gibi yerlerde patroniçe olurlar. Özel sektörde yer edinenleriyse, CV'lerine 17 dil bildiklerini yazmaları ve güzellikleri sayesinde yer ederler. Rahim ağzı kanseriyle ilgili haberler korkulu rüyalarıdır.

"Yine terk edildim yha" kızı: Bu kızlar kasaba, nahiye ve benzeri yerlerde yetişen, bir şekilde oradan çıkmayı başaramamış, ergenliğiyle yetişkinliği arasındaki köprüyü sağlıklı kuramamış gruptandır. Genelde liseye kadar okuyup en yakın BİM'de işe başlarlar. Şansları yaver giderse belediyenin beyaz masasında görev alır ya da tayyör giyebilecekleri bir başka masa başı işinde çalışırlar. Facebook profillerinde yeğenlerinin salyaları akarken çekilmiş fotoğrafları vardır. Albümü geriye doğru incelerseniz, çocuğun doğumundan itibaren kronolojik olarak foroğrafların yüklendiğini görebilirsiniz. Her fotoğrafın altında "Cnmm yhaa choq dadlıııı", "Yherimm seniiii BeNN" gibi tüyleri diken diken eden eş-dost yorumları vardır. Yarım saatte bir "EbRu YasHar - sEviYorum SenNi - PAYLASSHH", "YılDısS TiLLBee - Chabuk OLaLım Ashqim", "Dj TiEsStO- Kop koP KOp" gibi videolar paylaşırlar. İçinden kan damlayan gül resmi ve altında copy-paste bir Cezmi Ersöz şiiriyse bütün aşk yaşamlarının özetidir. Arada bir kazara Can Yücel şiiri paylaşılsa da aldanılmamalıdır. Onlara göre bütün erkekler zalim, acımasız ve zamparadır. Kendileri ise hep terk edilmeye mahkum "drama queen".
Bir kaç başarısız denemeden sonra hayatlarının erkeğini bulup evlenirler ve 3 ay gibi kısa bir sürede 160 kiloya çıkarlar. Facebook profilleri de sonsuza dek ölüm sessizliğine gömülür.

"Çok şekilim kanka" kızı: Bu kızların mutlaka Canon EOS fotoğraf makinesi vardır ve erkek arkadaşlarından nasıl HDR yapılacağını öğrenirler. Saçları iki haftada bir patlıcan moru, şarabi pembe ve çivit mavisi arasında gidip gelir. Orealle renk açmaktan harap olunca da sıfıra vurdururlar. "Saçlar kesilmişken feminist takılayım, ziyan olmasın" düşüncesi hakimdir. Deviantart profillerinde meme, pipi, makro çekim göz bebeği, deforme edilmiş Tim Burton çizimleri ve benzeri grotesk eserler bulunur. Ergenlik asiliğini üzerlerinden atamamışlardır. Köstebek gibi alternatif yerlerden ya da Taksim pasajlarından pötikareli, baskılı t-shirtler ve çantalar satın alırlar. Mango, Zara gibi yerlerden giyinen kızlara mütemadiyen sinsi ve aşağılayıcı bakışlar fırlatılır. Cihangir, Firuzağa, Asmalımescit gibi yerler favorileridir. Evlerinin duvarlarında Bob Marley posteri, kütüphanelerinde hiç ellenmemiş Trevanian romanları ve raflarında korsan Tim Burton DVD'leri bulunur. Hayatın gerçekleriyle ilk karşılaştıkları ve gardlarını düşürdükleri dönüm noktasıysa, binbir türlü direnme, açık öğretim hilesi ve antimilitarist söylemler arasında apar topar askere gitmek zorunda olan sevgililerinin yemin törenine katıldıkları gündür.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

12 Haziran 2010 Cumartesi

Dadıysan nefes almaya bile hakkın yok!

Bugün, Hürriyet yazarı Sibel Arna'nın "Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk" başlıklı yazısını okuyunca tabiri caizse ağzım açık kaldı. Arna, özel bir tekneyle çıktığı tatile 9 aylık bebeği ve onun dadısını da götürmüş, dadının deniz, kum ve güneş karşısında duyduğu insani isteklerden rahatsız olup bir güzel döktürmüş.
Bu olay kendisini o kadar rahatsız etmiş ki, tatil dönüşü İstanbul'daki dostlarından duyduğu "haddini bilmez dadı" hikayelerini de arka arkaya sıralamış. Sonlara doğru ise işi iyice şiddete vardırmış.
Klasik Beyaz Türk davranışları! Hizmetçiysen insan değilsin, çaycıysan varla yok arasında bir varlık olmalısın, dadıysan billur gibi suyun çağrısına karşı koyup, etrafına bile bakmadan işini göreceksin.

Esra Ceyhan'ın bir sözü vardı: "Hizmetçilerinizi güzel kadınlardan seçmeyin!" Meali: Kocalarınızı elinizden alırlar, ortada kalırsınız. Yani: Eğitimsiz, mesleği olmayan ama hayatını idame ettirmek zorunda olan güzel kadınlar, yapılabilecek en olağan ve vasıfsız iş olan hizmetçiliği yapamayacaklar. Ne olacak peki? Cevabı basit: Bedenlerini pazarlayacaklar. Sonra o güzel kadınlar canlı yayınlara bağlanacak, "Fahişelik yapıyorum, lütfen yardım edin" deyince Ceyhan tarafından "A! Ne ayıp. Canlı yayında böyle kelimeler kullanamazsınız. İlla kullanacaksanız 'Hayatın sillesini yemiş mağdur kadınım' deyin" şeklinde ahlak dersi verilip, "İş mi yok? Gider tuvalet temizler insan" şeklindeki son nasihatle cila vurulduktan sonra apar topar yayından alınacaklar. Bu da tipik orta sınıf kafası.
Aynı şekilde Hakkı Devrim, Medya Kralı'nda "Bir gün çaycının biri bana 'Nasılsınız Hakkı Bey?' diye sordu. Bazen öyle haddini bilmezler çıkıyor" gibisinden bir söz etmiş ve beni şaşkına çevirmişti. Adab-ı muaşeret ustası Devrim, aynı adabı çaycılara gösteremiyor olmalı.
O zaman neymiş? Çalışmanın ayıbı olmazmış. Ama çaycıysan, temizlikçiysen insan gibi muamele görmek de hakkın değilmiş. Git bana bir çay getir şimdi!
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip