26 Haziran 2010 Cumartesi

Ne inkar, ne itiraf... Bu yalnızca sitem

"Sözlerin büyük, yüreğin küçük. Yanlışların çok, doğruların yok. Kendine göre şanslısın ama bana göre zavallısın" Bu sözler bana ait değil; Google'a "sitem sözleri" yazınca çıkıyor. Daha bin tane emsali var bunun gibi internette, forumlarda. Sevgiliye, arkadaşa ayar çekmek için hazır sözler bile var günümüzde yani.
Uzun zamandır arayıp soruşmadığınız bir arkadaşınıza tesadüfen rastladığınızda ilk söz genelde şu olur: "Nerelerdeydin hayırsız? Ne aramak var, ne sormak..." Onlara aynen şöyle deyin: "Sen arasaydın o zaman!" Ben genelde böyle diyorum, suratlarının aldığı ifadeyi tahmin edebilirsiniz. Dudaklarının kenarında eğreti bir kıvrım, hafif kısılmış, yaş dolu gözlerle olay mahalini terk ediyorlar böyle karşılık verince.
Sitem olayını hiç anlamam zaten. Sitem edecek kadar yüzün olabilmeli her şeyden önce. Diğer türlüsü pişkinlikten başka bir şey değil. Eminim siz de rastlıyorsunuzdur orada burada korkunç Türkçeleriyle, şarkılardan, dizi repliklerinden alıntı sitem sözleri söyleyen, yazan insanlara. Kadın, erkek hiç fark etmez, ben onlara "drama queen" diyorum. Hep ağlak, hep sorunlu, hep müşkül gibi durmanın alemi ne! Hep bir kendine acıma, hep bir ilgi isteği... Hayır yani, hayat Demet Akalın'ın şarkı sözlerindeki gibi değil ki. Böyle bir koy poposuna rahvan gitsincilik, takmıyormuş gibi yapıp dilinden bir türlü düşürmemeler.... Bergen bile daha cool'du vallahi billahi.

Şimdi siz okurlarıma son sözüm:

Hayhatta hichßir shéyh aqLaMayha dhéqMéz, dhéqéN zatéN aqLatMaz. AqLarqhéN ßashiNi dhiqh tut qhi q0zyhashLariNi shéNi aqLataN qhadhar achitMashiN.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

21 Haziran 2010 Pazartesi

Namazında, niyazında insan olmak

Anadolu insanında yerleşik bir deyimdir bu namazında, niyazında olmak. Bir insanın Allah korkusu olduğunu, harama el sürmeyeceğini belirtmek için kullanılır. Ama artık günümüzde pastalamaktan katman katman olmuş kusurları örtmek için, ikincil bir karakter yaratmak için kullanılır oldu. Televizyonlardaki reality show'larda, karısını öldürdüğü şüphesiyle aranan adam için "namazına, niyazında" denmeye başladı. Eğer popülist bir sanatçıysanız, kokain, fuhuş gibi imajınızı yerle bir edecek badirelerden sonra ilk toparlanma cümlesi haline geldi. Beyaz gömlek giyip, Allah kolyesi taktıktan sonra "Bilenler bilir, ben söylemem kimseye ama beş vakit namazımı kılarım. Orucumu tutarım" demek en büyük kurtarıcı oldu. Yani din, iman gibi halk için kutsal olan değerlerin akan suları durdurduğunun farkında olan tilkiler, bunları ağızlarında sakız yaptılar.
Bunda kuşkusuz ki 2002'den beri süregelen değişimler, dinin geçer akçe olması, paranın el değiştirmesi, küçük burjuvaların ortaya çıkmasının da etkisi var tabii ama bu ikiyüzlülük Anadolu'nun genlerinde bulunan bir özellik. Bir insan elinde şarap varsa linç edilir, ama kimse bilmez onun dört duvar arasında neler yaptığını, niyetinin ne olduğunu... Bu toprakların tek tük muhalif seslerinden olan Ömer Hayyam'lar, Neyzen Tevfik'lerin de en büyük derdi bu önyargılar, topyeküncülük, ucuz ahlakçılık değil miydi zaten?
İşte bu topraklar gerçek dostlarını görmez, onlara çektiririrz elimizden geldiğince. Ama şeyhler hep el üstündedir. Çıkıntılık yapan köylü tü kaka olur.
Bugün de öyle birini kaybettik. Hayatı, Türkan Saylan gibi mücadeleyle geçmiş, ölümü göze alarak yazmış, çizmiş birini... İlhan Selçuk, bugün öğlen saatlerinde hayatını kaybetti. Ömrünün son zamanlarında yaşadığı haksızlık içini kemirmiş besbelli, dostlarının anlattığı kadarıyla. Kim bilir, belki de mutlak sonunun hızlı gelmesine yol açtı tüm bunlar.
Tam da bu kritik dönemeçte keşke herkes gerçek dostunu, düşmanını anlasa, popülist söylemler yerine akli tespitler ve çözümler sunan insanlara değer versek, "ehh entel de amma konuştu" demeden... Tartışma programlarında el kol sallaya sallaya, haykırarak konuşan adam haklı olmasa hep keşke... Sessiz, sakin konuşan, kendini, sistemdeki sorunları nesnel olarak eleştirmesini bilen insana da hak verebilsek biraz. Laik, dinci, liberal yaftalarına körü körüne bağlı kalıp gerçekleri kaçırmasak... "Çıkıntı"lara biraz daha destek versek, belki daha çabuk düzlüğe çıkılır, belli mi olur?

İlhan Selçuk'a rahmet diliyorum.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

15 Haziran 2010 Salı

İnsanları tanıyalım: Milenyum kızları

İnsanları Tanıyalım köşemi çok boşladığımın farkındayım. Bu seferki sujemiz "Milenyum Kızları". Geniş kapsamlı bir başlık çünkü her kız türü için ayrı başlık açmanın gereksiz olduğu kanısına varıp tek kalemde işi bitirmek istedim. Buyrun efendim.

Audrey Hepburn kızı: Sanal profillerinde "Tiffany'de Kahvaltı" filminden karakterlere ait isimlerle boy gösterip, avatar olarak da melül bakışlı aktrisin en sevimli siyah-beyaz fotoğraflarından birini kullanan bu kızlar, orta yaş krizinin eşiğindedir. Asabidirler ve "Özgür kız Nil" tavırları üzerlerinde eğreti durur. Aşk hayatları karmaşıktır ve sanal ortamda umursamaz takılsalar da niyetleri diğer tüm kategorideki kızlar gibi münasip bir koca bulmaktır. Kim bilir, belki de kendilerini bir gün gerçek kimlikleriyle görmemizin formülü budur.

Sex And The City kızı: Bu grup, üniversite kazanıp Anadolu'nun bağrından metropolün kucağına düşenler ve doğuştan metropollü olanlar olmak üzere ikiye ayrılır. İlkine mensup olanlar; aile baskısından kurtulmanın verdiği heyecan ve istekle kabak çiçeği gibi açılır. Tek gecelik ilişki yaşamanın bireysel özgürlük olduğuna kendilerini zorla inandırıp, bir gün onunla bir gün bununla gezerler. Okul bitip memlekete dönünce ivedilikle Haydar Dümen'e bir mektup yazılır ve alınan öğütle birlikte kızlık zarı diktirmek üzere doktorun yolu tutulur. Artık o meçli, ugg botlu, Çin malı iPhone'lu kızdan eser kalmamıştır. Çok geçmeden, iki taraftan lüle lüle sarkan zülüfleri ve dekoltesi ekstra bir aksesuarla kapatılmış gelinlikleriyle mahalle fotoğrafçısının vitrininde arzı endam ederler.

Doğuştan metropollü olanlarsa görece daha aklıselimdir. Özel yaşamlarını aynı hızda yaşasalar da erkeklere eyvallahları daha azdır. Umursamazlık en büyük silahlarıdır. Partnerlerinin Mercedes yerine Lada Samara'sı varsa, kendilerini okulun önüne kadar bırakmasını istemezler. Vakıf üniversitesinden mezun olanları, babalarının kurduğu güzellik salonu, bebek butiği ya da spa merkezi gibi yerlerde patroniçe olurlar. Özel sektörde yer edinenleriyse, CV'lerine 17 dil bildiklerini yazmaları ve güzellikleri sayesinde yer ederler. Rahim ağzı kanseriyle ilgili haberler korkulu rüyalarıdır.

"Yine terk edildim yha" kızı: Bu kızlar kasaba, nahiye ve benzeri yerlerde yetişen, bir şekilde oradan çıkmayı başaramamış, ergenliğiyle yetişkinliği arasındaki köprüyü sağlıklı kuramamış gruptandır. Genelde liseye kadar okuyup en yakın BİM'de işe başlarlar. Şansları yaver giderse belediyenin beyaz masasında görev alır ya da tayyör giyebilecekleri bir başka masa başı işinde çalışırlar. Facebook profillerinde yeğenlerinin salyaları akarken çekilmiş fotoğrafları vardır. Albümü geriye doğru incelerseniz, çocuğun doğumundan itibaren kronolojik olarak foroğrafların yüklendiğini görebilirsiniz. Her fotoğrafın altında "Cnmm yhaa choq dadlıııı", "Yherimm seniiii BeNN" gibi tüyleri diken diken eden eş-dost yorumları vardır. Yarım saatte bir "EbRu YasHar - sEviYorum SenNi - PAYLASSHH", "YılDısS TiLLBee - Chabuk OLaLım Ashqim", "Dj TiEsStO- Kop koP KOp" gibi videolar paylaşırlar. İçinden kan damlayan gül resmi ve altında copy-paste bir Cezmi Ersöz şiiriyse bütün aşk yaşamlarının özetidir. Arada bir kazara Can Yücel şiiri paylaşılsa da aldanılmamalıdır. Onlara göre bütün erkekler zalim, acımasız ve zamparadır. Kendileri ise hep terk edilmeye mahkum "drama queen".
Bir kaç başarısız denemeden sonra hayatlarının erkeğini bulup evlenirler ve 3 ay gibi kısa bir sürede 160 kiloya çıkarlar. Facebook profilleri de sonsuza dek ölüm sessizliğine gömülür.

"Çok şekilim kanka" kızı: Bu kızların mutlaka Canon EOS fotoğraf makinesi vardır ve erkek arkadaşlarından nasıl HDR yapılacağını öğrenirler. Saçları iki haftada bir patlıcan moru, şarabi pembe ve çivit mavisi arasında gidip gelir. Orealle renk açmaktan harap olunca da sıfıra vurdururlar. "Saçlar kesilmişken feminist takılayım, ziyan olmasın" düşüncesi hakimdir. Deviantart profillerinde meme, pipi, makro çekim göz bebeği, deforme edilmiş Tim Burton çizimleri ve benzeri grotesk eserler bulunur. Ergenlik asiliğini üzerlerinden atamamışlardır. Köstebek gibi alternatif yerlerden ya da Taksim pasajlarından pötikareli, baskılı t-shirtler ve çantalar satın alırlar. Mango, Zara gibi yerlerden giyinen kızlara mütemadiyen sinsi ve aşağılayıcı bakışlar fırlatılır. Cihangir, Firuzağa, Asmalımescit gibi yerler favorileridir. Evlerinin duvarlarında Bob Marley posteri, kütüphanelerinde hiç ellenmemiş Trevanian romanları ve raflarında korsan Tim Burton DVD'leri bulunur. Hayatın gerçekleriyle ilk karşılaştıkları ve gardlarını düşürdükleri dönüm noktasıysa, binbir türlü direnme, açık öğretim hilesi ve antimilitarist söylemler arasında apar topar askere gitmek zorunda olan sevgililerinin yemin törenine katıldıkları gündür.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

12 Haziran 2010 Cumartesi

Dadıysan nefes almaya bile hakkın yok!

Bugün, Hürriyet yazarı Sibel Arna'nın "Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk" başlıklı yazısını okuyunca tabiri caizse ağzım açık kaldı. Arna, özel bir tekneyle çıktığı tatile 9 aylık bebeği ve onun dadısını da götürmüş, dadının deniz, kum ve güneş karşısında duyduğu insani isteklerden rahatsız olup bir güzel döktürmüş.
Bu olay kendisini o kadar rahatsız etmiş ki, tatil dönüşü İstanbul'daki dostlarından duyduğu "haddini bilmez dadı" hikayelerini de arka arkaya sıralamış. Sonlara doğru ise işi iyice şiddete vardırmış.
Klasik Beyaz Türk davranışları! Hizmetçiysen insan değilsin, çaycıysan varla yok arasında bir varlık olmalısın, dadıysan billur gibi suyun çağrısına karşı koyup, etrafına bile bakmadan işini göreceksin.

Esra Ceyhan'ın bir sözü vardı: "Hizmetçilerinizi güzel kadınlardan seçmeyin!" Meali: Kocalarınızı elinizden alırlar, ortada kalırsınız. Yani: Eğitimsiz, mesleği olmayan ama hayatını idame ettirmek zorunda olan güzel kadınlar, yapılabilecek en olağan ve vasıfsız iş olan hizmetçiliği yapamayacaklar. Ne olacak peki? Cevabı basit: Bedenlerini pazarlayacaklar. Sonra o güzel kadınlar canlı yayınlara bağlanacak, "Fahişelik yapıyorum, lütfen yardım edin" deyince Ceyhan tarafından "A! Ne ayıp. Canlı yayında böyle kelimeler kullanamazsınız. İlla kullanacaksanız 'Hayatın sillesini yemiş mağdur kadınım' deyin" şeklinde ahlak dersi verilip, "İş mi yok? Gider tuvalet temizler insan" şeklindeki son nasihatle cila vurulduktan sonra apar topar yayından alınacaklar. Bu da tipik orta sınıf kafası.
Aynı şekilde Hakkı Devrim, Medya Kralı'nda "Bir gün çaycının biri bana 'Nasılsınız Hakkı Bey?' diye sordu. Bazen öyle haddini bilmezler çıkıyor" gibisinden bir söz etmiş ve beni şaşkına çevirmişti. Adab-ı muaşeret ustası Devrim, aynı adabı çaycılara gösteremiyor olmalı.
O zaman neymiş? Çalışmanın ayıbı olmazmış. Ama çaycıysan, temizlikçiysen insan gibi muamele görmek de hakkın değilmiş. Git bana bir çay getir şimdi!
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

22 Mart 2010 Pazartesi

Kader nedir sahi?

Geçtiğimiz günlerde efsanevi sanatçı Edith Piaf'ın hayatını anlatan "La Mome" (Kaldırım Serçesi) isimli filmi izledim. Açıkçası aklımda canlanan Piaf portresinden oldukça farklı bir kimlik çıktı karşıma. Belki de Candan Erçetin'in edinilmiş frankofonluğunun da katkısı vardı bu bilinçdışı yarattığım imajda ama gerçek Edith Piaf gayet esprili, bunun yanında oldukça melankolik, duygularını dibine kadar yaşayan ve alt sosyo-ekonomik tabakadan gelen biriydi. Erçetin gibi yatılı okulda değil, bir genelevde geçirmişti çocukluğunun bir bölümünü ve bu ikisi arasında, tutkuyla titreşen tiz bir sesten öte bir benzerlik yoktu benim için an itibariyle. (Kendisinin neden ve nasıl Piaf'la özdeşleştiğini anlamak güç bu noktada) Ben daha çok Sezen Aksu'yla özdeşleştirdim Piaf'ı yer yer. Bunun ilk sebebi ikisinin de lakabıydı elbette. Aksu "Minik Serçe" olarak, Piaf ise "Kaldırım Serçesi" olarak anılıyordu. Hatta, Piaf'a verilen ilk isim "Minik Serçe" idi ama daha önce kullanıldığından, prodüktörü tarafından tercih edilmemişti. Yani ilk benzerlik buradan. Diğer benzerlikse tabii ki iki sanatçının da kendi devrinde büyük yankı uyandırması. Tutkulu aşkları, bu aşkların eserlerine yansıması ve daha bir çok benzerlik. Film boyunca tüm bunlar aklımdan geçerken, Piaf'ın hayatında en sevdiği erkeği bir uçak kazasında kaybetmesiyle resmen sarsıldığımı itiraf etmeliyim. Sizin de bildiğiniz üzere, Aksu'nun hem özel hem sanat hayatında çok önemli bir yer tutan müzisyen Onno Tunç da 1996 yılında, özel uçağıyla geçirdiği bir kazada hayatını kaybetmişti. Filmden sonra aklımda hala soru işaretleri vardı. "İsim kaderdir" gibi milenyum safsatalarına çok fazla inanmasam da bu "kader çizgisi ortaklığı"nı ilk olarak lakaplarına bağladım. Tam iki gün sonra bir internet sitesinde gezinirken rastladığım fotoğrafsa ekran karşısında donup kalmama sebep oldu. Aksu'nun eski bir fotoğrafı. Büyük ihtimalle ilk 45'liklerini çıkardığı senelerden kalma... Ve elinde "Kaldırım Serçesi" isimli, Piaf'ın hayatını anlatan bir kitap! Buyurun burdan yakın! Sizce de çok fazla değil mi? Kauntum, sicim teorisi, zamanın göreceliliği, paralel evrenler derken sahiden düşünce gücü insanın kaderini değiştirebilir mi? Yani Aksu, kendini hayatı boyunca Piaf'la özdeşleştirmiş ve tüm bu benzerlikleri düşünce gücüyle yaratmış olabilir mi? Çok mitsel bir fikir ama üzerine düşünüp, çıkarımlar yapmakta da bir mahsur yok. Hatta merak uyandırıcı bile diyebiliriz.
Her ihtimale karşı biz yine iyi düşünelim, iyi olsun.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

9 Mart 2010 Salı

Yonca Evcimik röportajı

Türk Pop Müziği deyince aklınıza gelen ilk beş isim kim desem, ilk üçte mutlaka Yonca Evcimik bulunur. Çünkü pop müziği pop müzik yapan, ilkleri deneyebilme cesaretini gösteren ve Seyyal Taner’den sonra sahneyi adeta bir oyun alanına çevirebilme yeteneğine sahip nadir sanatçılardan biridir Yonca Evcimik. “Showgirl” kavramını, o zamana dek dansla müziğin bileşimini sadece yabancı sanatçılardan görmeye alışık Türk halkına tanıtmak, Şahin Özer gibi, 80’ler boyunca arabeski beslemiş ve bundan beslenmiş bir yapımcıyı böylesi radikal girişimlere ikna etmek kolay olmasa gerek. Bu yüzden Yonca Evcimik, her anlamda devrimci olmayı başarmış ve 90’lar boyunca pop müzikte tutunan isimlerin önünü açmıştır.

Benim kişisel Yonca Evcimik tarihimse herkesinkinin aksine 1991 tarihli, artık efsaneleşmiş Abone’yle değil, 1993 tarihli Kendine Gel’le başlar. Annemle birlikte Unkapanı’ndan rica minnet aldığımız Sezen Aksu’nun Gülümse posterinin kazara yırtılması, benim akabinde saatlerce ağlamam ve ablamın bir koşu Kendine Gel albümünü alıp elime tutuşturarak feryadımı dindirmesiyle…

O saatten sonra da dönüşü olmadı zaten. Top Pop dergisinden resimlerini kesmeler, kartpostallarını biriktirmeler, Yonca Evcimik ’94 çıktığında, harçlık biriktirip alana kadar kasetçinin önünde vitrini seyretmeler ve klibi yayınlandığında ekrana kilitlenmeler… O artık bir fenomendi, ne yapsa gazetelere çıkıyordu. Bir kadın sanatçı tarafından daha önce dile getirilmemiş sözler söylüyor, belki de seksin sadece bir erkek söylemi olmadığını da böylece kanıtlıyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in şahitlik yaptığı nikahında altı tayttan oluşan bir gelinlik giyerek kendisine yakıştırılan çılgın sıfatını da perçinliyordu. Tıpkı gerçek bir starın olması gerektiği gibi.

İşte o zaman bana bir gün Yonca Evcimik’le röportaj yapacağımı söyleseler asla inanmazdım. Ama şimdi o an gerçekleşiyor.

Aslında bu röportajı, kişisel Yonca Evcimik tarihimi taçlandırmak için bir fırsat olarak gördüm başlarda ama sonra okuyucuların bunu umursamayacağını düşündüm ve sadece giriş metninde sizinle ilgili duygularımı anlattım. Ve şimdi soruyorum; dışarıdan baktığınızda siz de yarattığınız bu Yonca Evcimik portresinden etkileniyor musunuz?

Sizin de yukarıda yazdığınız gibi özgeçmişe göz attığımda bu kadar cesaretli olabildiğim için kendimi kutluyorum. Her şeyden öte bu duygularla, bu birikimle dünyaya gelindiğine inandığımdan tüm bu radikal değişimleri yapmak üzere aracı olduğumu düşünüyorum. Dolayısıyla önemli olan benim değil bunları fark eden kitlelerin etkilenmesi -ki bunda başarılı olduğumu düşünüyorum.

Tiyatral yeteneğinizi ilk ne zaman fark ettiniz? Aileniz tarafından yönlendirildiniz mi yoksa klasik başkaldırı hikayeleri yaşandı mı?

Ailem tarafından fark edildi, ancak o dönemlerde konservatuara girmek deveye hendek atlatmaktan çok daha zordu. Çünkü binlerce yetenekli çocuğun arasından fark edilmek çok kolay değildi. Bu yüzden başkaldırı yaşanmak zorundaydı. İlkokuldaki dans hocam ve bilumum velilerin ısrarıyla ve tabi ki benim tükenmek bilmeyen azmimle konservatuar imtihanlarına girmeye annemi ikna ettim. Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuarı Bale Bölümü öğrencisi olmakla başladı kariyer yolculuğu. Tiyatroya geçişim de 1979'da Şan Tiyatrosu müzikalleriyle hayat buldu.

Siz de odasına kapanıp ABBA, Madonna, Michael Jackson dinleyip hayallere dalanlardan mıydınız?

Hayır, ben Orhan Gencebay, Bee Gees, Barbara Streisand dinleyen konservatuar bale öğrencisiydim. Bütün bunları hayal ettiğim dönemde Michael Jackson bile Jacksons 5'la birlikte "One Day In Your Life" adlı şarkıyı söylüyordu. O dönemlerde hatırladığım tek show yapan insan Rafaella Cara idi ve gerçekten beni tetikleyen o olmuştur.

Mimar Sinan mezunusunuz ve orası çok farklı bir disiplin. Yıllarca oyunlarda, müzikallerde rol aldınız, filmlerde oynadınız. Albüm yapmak sizin varmak istediğiniz bir ‘kızıl elma’, bir hedef miydi?

En başlarda iyi bir balerin olmakti hedefim, ancak müzikallerle tanıştıktan sonra bu hayatta gerçekten yapmak istediğimin sahne üstünde şarkı söylemek, dans etmek ve tiyatral yeteneğimi birleştirmek olduğuna karar verdim

Abone albümünün yapım öncesi aşamasını hep merak etmişimdir. Şahin Özer’le nasıl tanıştınız? İlk hangi şarkı yazıldı, stüdyoda ilk hangi şarkı okundu?

88-89 yıllarında Gülhane etkinliklerinde sunuculuk yapıyordum. Bu organizasyonları yapan Yasemin Saral benim için iki farklı plak şirketinden randevu aldı. Biri Şahin Özer'di. Yani Şahin Özer aslında benim seçimimdi. Fikrimi onunla paylaştığımda bana çok inanmamış olacak ki beni bir seneye yakın paspasında yatırdı ama sonunda onu ikna ettim ve olmayacak bir kontrata bile imza attım. Öyle veya böyle hedefime ulaşmıştım. Her şarkı büyük bir özenle hazırlandı, bana uygun, yani dans edebileceğim besteler hazırlanıp, üzerlerine yine bana ve zamana uygun sözler yazıldı. Hangisi önce bitti ve okundu inan ben de hatırlamıyorum, o dönemlerde yani ilk albümlerimde benimle çalışan müzisyenlerin çoğunu bugün tüm Türkiye tanıyor. Bakınız albüm kapakları.

Albümün bu kadar patlayacağını düşünmüş müydünüz?

İyi birşeyler olacağını hissediyordum, ancak 2.800.000 resmi satışı olabileceğini kimsenin düşünmüş veya hayal etmiş olduğunu zannetmiyorum

Ve Kendine Gel… Bu albüm de çok yenilikçi, müzikal anlamda doyurucu ve Abone’yi aratmayan bir yapımdı. Sonra Türkiye’nin ilk single’ı 8.15 Vapuru… Şimdilerde herkes tek şarkılık mini albümler piyasaya çıkarıyor. Sanki piyasanın bugünkü halini o zamandan görmüş gibisiniz.

Tabi o zamanki hedefim; içinde bulunduğum sektörü ileriye taşıyabilmekti, yani dünya standartlarına. O zamanki sistem şimdi bile dünyada devam etmekte. İki single ve sonra albüm. Ben 8.15'i yaptığımda single'ın henüz ne olduğu bilinmediğinden ve benden başka yapan da bulunmadığından dönemin bütün müzik dergilerinde single chart'ta üç ay kendi başıma bir numara olduğumu hatırlıyorum. Ama şimdi ne yazık ki değil iki single arkasından albüm yapılsın, tek şarkılık single'lar bile zor yapılabiliyor. Yani piyasanın bugünkü halini o zamandan gördüm de ne oldu?

Madonna’nın 1993’teki İstanbul konserinde Kenan Doğulu ile birlikte ön grup olarak sahne aldınız. Madonna ile bire bir tanıştınız mı? Ona albümlerinizi hediye ettiğiniz doğru mu?

Evet benim için çok önemli bir hareketti. Kendisinden önce yerel bir starın dahi sahne almasını istemediği, dolayısıyla da fazla dikkat çekmememiz söylendiğinden tedirgin birkaç saat geçirmiştim. Ancak korkunun ecele faydası yok; kuliste burun buruna geldik ve sahne aldığımızda da İnönü Stadını dolduran onbinlerce insanın reaksiyonunu duyunca sahne kenarına gelip, bizi izlediğini biliyorum. Daha sonra kendisine menajerlerim aracılığıyla cd'lerimi gönderdiğim doğrudur.

Yonca Evcimik ’94 albümünün çıkış şarkısı Bandıra Bandıra şimdi bile çok cesur görünen sözlere sahip. O zamanlar böyle bir şarkıyla çıkmaya çekindiniz mi, yoksa git gide muhafazakarlaşıyor muyuz?

Çekinmek bir yana yalvar yakar yaptırttığım bir şarkıdır o. Sanatta özgür olamazsanız bir yere varamazsınız.

Türkiye’de imaj çalışmasını bütünlüklü bir şekilde yapan ve belki de imaj kavramını ilk oturtanlardansınız. Benim en sevdiğim imajınız Bandıra Bandıra ve Hot For You. Sizinki hangisi?

Benim için hepsi çok önemli

Hot For You albümü de oldukça yenilikçiydi ve yurtdışına açılma girişiminizin ilk adımıydı. Neden gerisi gelmedi? Yabancı ülkelerin müzik sektörü dışa kapalı mı?

O dönemde bu albümü yaptığımız ortak yapım şirketleri sonuçtan çok mutlu oldular hatta Londra'da da bir prömiyer yapılmak üzere çalışmalara başlandı. Her ne olduysa (ki ben biliyorum bunun ne olduğunu) devamı gelemedi. Ben bu tür olayların politika ile ilgili olduğunu düşünmek istemiyorum.

1996 yılında Çıtır Kızlar ve Birkaç İyi Adam prodüksiyonlarına imza attınız. Yapımcılığa soyunmanızın sebebi neydi?

Genç insanlara yön vermek ve Türkiye'de eksik olan kategorileri tamamlamak.

1997’de ikinci single çalışması Yaşasın Kötülük ve 1998’de Günaha Davet… 8.15 Vapuru’ndaki peruğu saymazsak ilk defa bu albümde sizi koyu saçlı ve çok daha kadınsı bir imajla gördük. Fikir kimindi?

Her dönemde kendimi nasıl hissediyorsam öyle olmak istedim. Hayalimi Zeki Doğulu ve Bahar Korçan'la paylaştım ve gördüğünüz imaj çıktı ortaya.

Sezen Aksu’yla ortak kulvarlarda buluşmanız birçok sanatçıya göre oldukça geç oldu ama iyi oldu. Yakın gelecekte herhangi bir şarkı alışverişi söz konusu mu?

Olabilir, neden olmasın...

Ve 2001 Herkes Baksın Dalgasına… Yine provokatif bir isim ve ilginç bir imaj. Ama Universal Müzik’in attığı profesyonel olmayan adımlar ve nihayetinde şirketin batması albümün kaderini oldukça kötü etkiledi, değil mi?

Evet maalesef, ama şöyle güzel bir haberimiz var size; yanılmıyorsam Avrupa Müzik, Universal kataloğunu aldı ve tekrar gündeme getirecek albümleri.

2002’de en sevilen şarkılarınızın remixlerinden oluşan Yoncimix için Şahin Özer’le yeniden bir araya gelmeniz köprüleri kurma girişimi miydi?

Ne köprüsü? Şaka bir yana bizim köprülerimiz hiçbir zaman yıkılmadı ki tekrar kurulsun.

2004 Tarihli Aşka Hazır, 2005’te Oldu Gözlerim Doldu ve 2009’da Şöhret… Şöhret sanki biraz tanıtım eksikliğine kurban gitmiş gibi?

Belki de sizin dediğiniz doğrudur ama inanın tanıtım eksikliği ya da vs. iyi bir şarkının önüne geçemez. Bu demek değildir ki Şöhret albümü kötüydü, ama insanların beklentileri, duymak istedikleri daha farklıymış demek ki...

Yeni bir albüm çalışmasına başladınız. Bu albümde amatör müzisyenlere de yer vereceksiniz sanırım?

Evet bir şeyler yapmaya başladım ancak bu albüm mu olur yoksa single mı olur, bilemiyorum.

Biraz da özel hayat. Madonna’nın Türk dansçısı Yaman Okur Türkiye’ye geldiğinde sizi de evinizde ziyaret etti ve ertesi gün hemen aşk dedikoduları çıktı. Üstelik yayınladıkları fotoğraf da sizin Twitter profilinizden alınmıştı. Gerçekten aranızda elektriklenme oldu mu?

Onun adına bir şey söyleyemem ama ben bir Türk dansçının Madonna ile dans ediyor olmasından son derece etkilendim ve gururlandım.

Bugünlerde hangi müzikleri dinliyorsunuz? En son hangi albümü aldınız?

Duyduğum her şeyi (çünkü bazı şeyleri dinlediğim halde duyamayabiliyorum) dinlemeye ve anlamaya gayret ediyorum mesleğim gereği. En son Bedük albümü elime geçti

Yakın zamandaki projeleri sıralarsak?

Yoncimik (lisanslı ürünleri), müzik ve belki televizyon.

© Bu bir Tekke46 röportajıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz, başka bir yazılı medyada yayımlanamaz.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

23 Şubat 2010 Salı

İnsanları tanıyalım: "Koca da yaparım kariyer de girl"

Eveeettt... (Siz de cümleye evet'le başlayanlardan hazzetmeyenlerdenseniz şimdiden okumayı yarıda kesebilirsiniz)
İnsanları tanıyalım köşemizin ilk konukları bildiğiniz üzere "Nargile kafe boy"lardı. Bu seferki konuğumuz ise "Koca da yaparım, kariyer de girl"ler.
Aklınızda beliren şu soruyu duyar gibiyim: Neden "Çocuk da yaparım, kariyer de girl" değil? Çünkü bugün ele alacağımız "tür"ün en önemli övünç kaynakları kocalarıdır. Çocuklarsa, maun bir konsolun üstünü süsleyen kristal bir biblo olmaktan öteye gidemezler. Yani dekor amaçlı dünyaya getirilirler.
Öncelikle bu hanım kızlarımız evliliklerini çevrelerine göre geç bir yaşta yaparlar. Çünkü 27-28 yaşına kadar lisans, yüksek lisans, tercihan tanıdık bir profesörün yardımıyla yapılmış dandik bir doktorayla ilk gençliklerinin büyük bir bölümünü farkında olmadan harcarlar. Bu zaman harcamayı tahsille değil de, iş tecrübesi adı altında yurtdışında sürtmekle, yahut anne-babaya sattırılan bir kaç araba/evin parasıyla o takı kursu benim, bu stilistlik kursu senin gezmekle gerçekleştirenleri de vardır.
Bunlar işi gücü ele alıp, para kazanıp hayat gailesini yarılayınca kafalarına evlenmeleri gerektiği dank eder. Küçük çevrede yetişen cinsleri, bekaretini kaybetmemiş olabilir. Kaybedenler ise bu durumu kurbanlarına, "Çok uzun bir nişanlılık dönemi geçirdim, çok güvenmiştim sevgilimmm" yalanıyla yutturabilir.
Bu türün can hıraş yuva kurma telaşını, akranlarının çeyiz düzüp, Evkur'dan 3.500 liraya aldığı, yarı fiyatına beyaz eşya hediyeli oturma ve yatak odası grubunun kurdelesi üstünde fotoğraflarını sosyal paylaşım sitelerine koyması tetikleyebilir. Bu fotoğrafları "like" yaparlar ama bir yandan tırnaklarını yerken!
Müstakbel koca genellikle iş yerinden bulunur, o da olmazsa hatrı sayılır bir akrabanın güvenilir, "geleceği olan", temiz yüzlü tanıdığı şipşak ayarlanır. Koca adayı kılıbık olmalıdır ki söz konusu "tür"ümüz alışveriş için zırt pırt para istediğinde isyan edemesin, "Al karıcığım" deyip tomarları avucuna saysın, boşanırlarsa "çocuğumuzun geleceği" adı altında dona paçaya varana kadar kasalar boşaltılabilsin...
Bu türe mensup kadınlarımız evlendikten kısa bir süre sonra hemen hamile kalır ki kaba tabirle adamı kendine bağlasın. Eğer hayat standardı her zaman düşlediği noktadaysa çalışmayı da bırakır, o tur senin, bu tur benim gezerler.
Ev işi yapmaktan nefret ederler ama domestik görünmek için, arkadaşlarına asla gündelikçi çağırmadıklarını, bütün işi kendilerinin hallettiğini söylerler.
"Koca da yaparım kariyer de girl", gün içinde büyük alışveriş merkezlerinde, Bebek sahilinde ya da kayınpederlerinin Silivri'deki çiftliğinde görülebilirler.
Evlenene kadar "evlilik" lafını duymaktan nefret ettikleri halde evlendikten sonra bekar arkadaşlarına evlenmeleri yönünde baskı yapmaktan, sık sık konu hakkında sorular sorarak bir nevi taciz etmekten çekinmezler. Bunun altmetni "Ne o, yoksa seni alan çıkmadı mı kıııız"dır.
Kocalarının terfi etmesi ya da CEO olması onları herkesten çok sevindirebilir çünkü onlar kocalarının titriyle yaşarlar. "Bilmem ne holdingin genel müdürünün karısı..." diye bahsedilmek onlara koymaz.
Gelelim bu türün günlük hayattaki hal ve tavırlarına. Bebelerini pusete koyup fıldır fıldır gezmeyi çok severler. Hamileyken karınlarını okşayıp, penguen edasıyla yürürken yanlarından geçen kadınları süzmek gibi, doğum sonrasına sirayet eden hastalıklı tutumlarından biridir bu... Sanki bir tek onlar doğuruyormuş gibi!
Alışveriş merkezlerinde pusetle gezmek, onlar için neredeyse ayrıcalıktır. Çocuksuz kadınlara yukarıdan bakmak suretiyle hafiften omuz atılır. Yürüyen merdivenlerde ya da asansörde güzelce rica etmek yerine kalabalığı yararak ilerlenir. Alışveriş yapılan mağazanın tezgahtar kızı gaflette bulunup bebeği sevmeye kalkarsa, denenen kıyafet derhal yerine bırakılır ve ani bir manevrayla puset başka yere yönlendirilir. Bunun altmetni ise; "Hem tezgahtarsın hem de çocuğumu sevmeye kalkışıyorsun, paçozz"dur.
Ailedeki diğer gelinlerle veya eltilerle hep süren gizli bir sürtüşme vardır. Eğer Nilay'a kurutma makinesi alındıysa mutlaka onlara da alınmalıdır.
Çocuk okul çağına geldiğinde, kamburu çıkan, saçları dökülen ve sesi iyice çıkmaz olan "aile reisi"yle birlikte bütün özel okullar gezilir, en pahalısı seçilir. Zavallı çocuğun başarısı onun başarısı, başarısızlığı ise çocuğun olur.
Zavallı koca bir gün işini kaybeder ya da holdingi iflas ederse boşanmak için bahaneler sıra sıra dizilir. Kılıbık kocanın elinde kalan son parası da nafaka diye zimmete geçirildikten sonra yeni bir hayata yelken açılır. Beş kuruşsuz kalan eski koca ise 55'ini göremeden kanserden ölür.
Sonuç: "Koca da yaparım kariyer de girl"ler, erkeklerin katiyetle uzak durması gereken bir türdür. Tabii bir ömür törpüsüyle yaşamak gibi bir fantaziniz yoksa. Bu türün kız arkadaşları ise her daim dikkatli olmalı, sivri dillerine ve ortaya çıkmak için fırsat kollayan kibirlerine karşı sinirlerini sağlam tutmalıdırlar.


www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip