28 Ocak 2012 Cumartesi

Askerlik ve MDNA Neden Önemli?

Askerlik

Temmuz'dan beri blogumu güncelleyemiyorum. Sebep malum; askerlik koşuşturmacası. Kısa dönem olarak yapıp bitirdiğim askerlik, bende pek etki bırakmadı açıkçası. 11 Ağustos'tan, yani kaldığım yerden hayata devam ediyorum - şimdilik en azından.
Yurtta kalma, yatılı okuma, askerlik vb. durumlar, insana bol bol gözlem yapma fırsatı veriyor. Gitmeden önce en büyük kaygım uzun ve kısa dönem askerlerin yaşayabileceği ve hali hazırda yaşadığı sorunlardı. Çok şükür ki bizim bölüğün uzun dönemleri de en az kısa dönemler kadar bilinçli, iyi niyetli ve düzgün insanlardı.
Sürgün bölgesi diye adlandırılan Lüleburgaz, bir çok 'vukuatlı' askere ev sahipliği yapıyor. Bu yüzden sabıkalı veya bağımlı birçok insanla bir arada kalıyorsunuz, hatta anlaşıyorsunuz. Bu da 'steril' yaşamlarımızda edindiğimiz önyargıların, aslında çok da haklı olmadığını gösteriyor.
Beni en çok rahatsız eden konuysa ziyan edilen yemeklerdi. Kova kova dökülen yemekler, aklıma "Acaba bunca yemek çevredeki roman vatandaşların atlarına ya da barınaklara verilemez mi ?" sorusunu getirdi. Çünkü acemi birliğim olan Amasya'daki alay komutanımız, bizzat kendisi böyle bir uygulama başlatmıştı. Yemekler ziyan olmuyor, barınaktan düzenli olarak gelen bir araç toplayıp götürüyordu. Diğer bir husus, en çok yemek ziyan edenlerin kırsal bölgelerden gelenlerin olmasıydı. Emeğin, üretimin ne denli zor olduğunu doğrudan bilenlerin bu kadar sorumsuz davranması beni oldukça şaşırtmıştı.
En çok üzüldüğüm olaysa, koğuşun kapısında baktığımız Pamir adlı minik tekire bir devriye aracının çarpmasıydı. Saklandığı dolabın altından, beni botlarımdan tanıyarak koşa koşa çıkacak kadar duyuları gelişmiş ve sevecen 750 gramlık bu canlıyı, bir avuç kan ve organ yığını olarak görmek sanırım askerliğimin en kötü şeyiydi.
Sonuçta iyisiyle, kötüsüyle, öyle ya da böyle bitti. Darısı henüz gitmemişlerin başına.

MDNA neden önemli?

Madonna, 20. ve 21. yüzyılın başına gelmiş en önemli sanat olayı bence. Popüler kültürün kitle kültürüne dönüştüğü dönemlerde zamk vazifesi gördü. Pop-art'ın temsilcilerine bizzat ilham verdi. Elvis'ten ve Beattles'dan sonra gelen üçüncü büyük ve ilk kadın sanatçı. Başarısı, dünyada tek olduğu su götürmez bir gerçek. Aynı anda nefes alıyor olmak bile şans. Tabii ki böyle bir sanatçının albümü de beklenti yaratır, herkes tarafından tartışılır. İşte sanatçının dört yıl aradan sonra çıkaracağı MDNA isimli 12. stüdyo albümü bu yüzden büyük beklenti yarattı.
Martin Solveig ve onüç yıl önce çalıştığı William Orbit'le bir araya gelen Madonna, kariyerinin en uzun çalma süresine sahip albümünü çıkarmaya hazırlanıyor. Şimdilik 17 şarkı olarak planlanan albümün çıkış tarihi, klasik bir Madonna ritüeli haline geldiği üzere, sürekli ileri alınıyor. (Son tarih 2 Nisan) İlk tekli Give Me All Your Luvin' ise bir Nicki Minaj ve M.I.A. düeti. Klibi Megaforce tarafından çekilen şarkıyı ilk kez 3 Şubat'ta duyacağız. Superbowl performansının yarattığı heyecandan bahsetmiyorum bile. Kraliçe yine dünyayı dans pistine çevirecek.

İsmi neden skandal oldu?

Madonna, her albüm öncesi isim sıkıntısı yaşar. Önceki albümüne Give It 2 Me ismini vermek isteyen sanatçı, fotoğraflarda kullandığı boksör kemerine bile bu ismi işletmişken, Warner Amca'lardan gelen "Olmaz güzelim" uyarısıyla ismi Hard Candy olarak değiştirdi. Bu da provokatif bir isimdi çünkü Hard Candy, argoda erekte olmuş penis demekti. Boks teması aniden şeker temasına dönüştü. Tasarımcı Giovanni Bianco'nun bu ani değişikliklerden dolayı oldukça yıprandığı duyuldu. (Son albümün tasarımını da yapan Bianco, Twitter'dan Stefano Gabbana'ya "M beni çok çalıştırıyor ama memnunum" minvalinde bir şeyler yazdı. Kraliçeyle iş yapmak zor zanaat yani.) Son albümüne MDNA ismini verdiğini de katıldığı bir show programında açıklayan M, yine bütün tepkileri üstüne çekti. Çünkü bu isim MDMA denilen ekstatik bir uyuşturucuya gönderme yapıyordu. (Kendisinin extacy'ye ilk göndermesi değil. American Life'ta yer alan X- Static Process şarkısı da aslında Extatic Process kelimesinin 'adaplı' bir uyarlamasıydı.) Dernekler ayaklandı, değişikliğe gitmesi gerektiği feryatları duyuldu. Ama M'e göre bu isim, kendi isminden meydana gelen masum bir kelime oyunuydu.
Diğer bir söylenti ise Mitokondriyal DNA'ya gönderme yaptığıydı. Bu DNA, döllenen yumurtanın bölünmesini sağlayan ve anneden gelen DNA türüdür. Anne figürünün de M için ne kadar önemli olduğunu herkes bilir. (W.E.'nin galasında annesine teşekkür ederken ağlaması, son zamanlarda anne hasreti çektiğine delalet edebilir.)

Albümün kesinleşen şarkıları:

Trust (S.I.A.'nin Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla albümde yer almayacağını öğrendiğimiz Trust, sürpriz bir şekilde açılış şarkısı olarak karşımıza çıkacak. Yaylılarla bezeli, duygusal bir şarkı olduğu söylenen Trust'ın sözlerinin bir kısmını, prodüktör Orbit geçenlerde facebook sayfasına yazdı.)
Give Me All Your Luvin' (Nicki Minaj ve M.I.A. düetinden oluşan şarkının ilkel bir versiyonu Kasım'da sızmıştı. Albüm versiyonunun çok daha 'catchy' olduğu söyleniyor.)
Girls Gone Wild (Albümün ikinci teklisi olacağı söylenen şarkının hit olma şansı yüksek.)
Bang Bang (B-Side şarkısı mı yoksa albümde yer alacak şarkılardan biri mi olduğu hala meçhul. Bir film noir soundtrack'ini andıran karamsar sözleri ve tekinsiz havasıyla Rihanna'nın Russian Roulette'ini anımsatıyor.)
Birthday Song (M.I.A. düeti. Klasik bir Solveig şarkısı. Pozitif, "la la la" tarzında.)
Masterpiece (Albümün en iyilerinden. Altın Küre başarısından sonra, sadece W.E.'nin OST albümünde yer alması fikrinden vazgeçildiği ve MDNA'nın listesinde olacağı kesinleşti.)
Kids (Daha önceki albümde Pharrell'in Heartbeat'ini yeniden ele alan Mad, bu sefer Kelis'in Flesh Tone albümüne alınmayanlar arasından seçtiği Kids'i yeniden yorumladı.)
Turn Up The Radio (Solveig'in pozitif ve eğlenceli şarkılarından biri. Madonna versiyonu ise merak konusu.)
Beautiful Killer (Hayranı olduğu Alain Delon'a adadığını söylediği şarkı. Hakkında başka bir bilgi yok.)

Madonna
MDNA
Universal/Interscope Records
Çıkış Tarihi: 2 Nisan 2012




www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yas bencildir

Madonna’nın 1990 tarihli dokü-drama filmi “Truth or Dare” ya da daha çok bilinen ismiyle “In Bed With Madonna”, beklenen ölümlerden önce tutulan yasın, acıyı hafiflettiğini anlatan bir cümleyle başlar. Bu bilgece düşünce, gerçeklerle yüzleşmeye tahammül eşiği düşük olanlar için bir kurtuluş yolu, bir nevî bünyeyi şoktan koruma yöntemidir.
27 yaşındaki başarılı sanatçı Amy Winehouse, iki gün önce, Londra’daki evinde ölü bulundu. Belalı aşkı Blake’le yaşadığı çalkantılı ilişkisi sırasında uyuşturucu illetine bulaşmıştı. Babası bile bir gün kızının öleceğini kabullenmiş, sadece bunun ne zaman olacağını bilmediğini beyan ediyordu. Ölüm tarihi hakkında bahis siteleri açılıyor, tabloid gazetelere skandallarıyla manşet oluyordu. Beklenen son 23 Temmuz 2011’de gerçekleşti. Hayranları, ya da benim gibi koyu hayranı olmasa bile içten içe bağ kuran ve takip edenler de uzunca bir süredir kendini hazırlıyordu. Çünkü malum son adım adım geliyordu.
Ölüm haberleri sosyal medyaya düşer düşmez bizim hoyrat Twitçiler de olaya müdahil oldu. Testiler mi kırılmadı, içlerin yağı mı erimedi, neler neler. Tanrı’dan bile daha yargılayıcı insanoğlu, yine kendinden farklı olanı, başına gelenleri hak ettiği yönünde itham ediyordu. Herkesin bizim kadar güçlü olamayacağını, herkesin acılara sırtını dönüp hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağını, hele ki Amy gibi depresif, çevresi tarafından darphane gibi görülen, rehabilitasyona yatırılmak yerine turne için diyar diyar gezdirilen bir insanın yaşayacağı yalnızlık duygusunun çok daha ağır olabileceğini düşünmek bile istemiyorduk. Çünkü önümüzdeki durumun zahiri kısmı çok açıktı: Tuzu kuruluğundan ne yapacağını şaşırmış, dengesiz, marjinal ve belasını arayan! yeniyetme bir şarkıcı. Öyle ya, 40 metrelik yat alıp, 5000 metrekarelik triplekslerde martini yudumlamak varken, kendini harap etmek de neyin nesi?
Diğer yandan, “Afrika’da susuzluk var, onlarca şehidimiz var, onlara üzülmüyorsunuz da bu mu kaldı?” diyenler feryat etmeye başladı. Unuttukları bir şey var ki, o kızdıkları kitle her terörist saldırı sonrası “Barış istiyoruz” dediğinde, “Ne barışı lan, intikam, intikam!”cıların sözlü saldırılarına maruz kaldı. Zavallı bebeler suya bulanmış un bezelerini yerken, Afrika’ya yardım götürülsün diye bağış yaptıkları derneğin yöneticileri, elin memleketinde ceplerini doldurdu. Esasen açıklama yapmak bile çok abes, çünkü bu durumların katiyen birbiriyle en küçük bir ilgisi yok!
Ayrıca yas bencildir. Kendi anneannemizin ölümüyle, arkadaşımızın hiç görmediğimiz anneannesinin ölümünün bize hissettireceği acı farklıdır. Bizim anneannemiz soba üzerinde közlenen kestane demektir, bayramda öpülen nasırlı el demektir. Sandıktaki naftalin kokusu demektir. Yani yitip giden anneannemiz değil, anılarımızdır. Onları bir daha yaşayacağımız umududur. Amy de şarkılarını bizden söküp gitti, onlara yapışıp kalmış anılarımızla…

Diyeceğim o ki, bu topraklarda bir ölüm olduğunda en acı ağıtlar yakılır ama en korkunç cinayetler de bu topraklarda işlenir. Samanlıklar, büyük şehirlerdeki kulüplerin darkroom'u görevini görür de, körpecik kızlar camdan baktı diye canlı canlı gömülür. Bu toprakların insanı, aslında karşısındaki farklı olduğu için değil, karşısındakinde kendi aksini gördüğü için herkese düşmandır. Adama yas bile tutturmazlar. Bari gidenin ardından üzülme hakkımız saklı kalsın.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

12 Temmuz 2011 Salı

Ebeveynmetre

Uzun zamandır insanları tanıyalım köşesine yazmıyordum, bugün yazasım geldi. Sujemiz: Ebeveynler. Çocuk yetiştirmek zor iştir. Yetiştirme metodu seçmekse ondan zor. Hele bir de ailenin büyükleri işe fazla karışıyorsa, her kafadan bir ses çıkıyorsa ortalık Cennet Mahallesi'ne, çocuk da aşureye döner. Her yeni on yılla birlikte saçma sapan çocuk yetiştirme trendleri çıkıyor, kafalar karışıyor. İşte bugün, bu akımlar ışığında şekil alan ebeveynler ve patetik çocuklarını ele alacağız.

1- "Allah verdi, büyür büyür"cüler: Sanırım ülkemizde en çok bunlardan var. Doğum makinesine dönüşmüş zavallı annenin hamile olmadığı en uzun süre üç aydır. Ev, bir devlet okulunun kreşindeki kadar çocuk barındırır. 2000 desibel ölçeğinde ses, nefes alıp verdikçe yeşil yeşil baloncuklanan sümükler, besleme usulü kesilmiş kahküller ve her çocuğun eline tutuşturulmuş yarım somun ekmek anahtar kelimelerdir. Onlara göre bebek Allah'tan gelir, dolayısıyla rızkı da. Bu über abuk düşünce ne kadar gerçeküstüyse, en yakın sağlık ocağından ücretsiz kondom almak ya da spiral taktırma fikri de o kadar gerçektir.
2- "Görkeeem, nerdesiiiin"ciler": İlk kategoriden sonra en çok rastlananı da budur bence. Çünkü bu ebeveyn türüne hem metropollerde, hem gettolarda hem de daha küçük yerleşim birimlerinde birden rastlanır. Aile, zamanında büyük umutlarla büyük şehre gelir. Hem ekonomik hem sosyal olarak uyum zorluğu yaşasa da iyi kötü geçinir. Ama çocuk yetiştirme tarzları ne şehirli ne de köylüdür. Çocuk sabah 8'den itibaren sokağa salınır. Eğer annemizin aklına gelirse arada camdan bakarak "Görkeeeem (e'ler ince), nerdesiiiiiiin" diye bağırır, Görkemcik hala sağ ise "Burdayım yaaaaaa" diye bağırır. Eve gidip domates, peynirden oluşan sandvicini yer ve akşam 9'da eve girer. Girmese de yokluğu anlaşılmaz. Bu ebeveynlerin çocukları, anne-babalarıyla az zaman geçirdikleri, kendileriyle yetişkin gibi konuşulmadığı ve dikkate alınmadıkları için empati yoksunu olurlar, dolayısıyla ne çevre duyarlılığı, ne de başka canlıların yaşamlarına saygıyı öğrenebilirler. Öğretmenlerini sinir hastası etmede on numaradırlar, çoğunlukla sınıftaki ders dinleyen azınlığın dikkatini de bunlar dağıtır. Tek elde etme yolları gürültü, taşkınlık ve "Banane, istiyom yaa" diye bağırmaktır. Birkaç yıl sonra da dehşet saçmak...
3- "Muzunu evde yersin"ciler: Bu grubun, 1980'lerin ikinci yarısına kadar dünyaya getirdikleri çocuklar olmasa şu anda öğretmenler G3'lerle derse giriyor, bizlerse savcılara özel koruma için yalvarıyor olabilirdik. Genelde memur olan bu ebeveynler, komşulara gürültü olmasın diye saat 10'dan sonra televizyonun sesini kısarlar. Küçük yaşlardan itibaren çocuklarına empati kurma, 'sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma' bilincini doğru bir şekilde aşılarlar. Sokağa asla çöp atılmaz, atıldığı görülürse güzelce uyarılarak çöp kutusuna atılması sağlanır. Çocuklarının beslenme çantasına muz koymayanlar da yine bu ebeveynlerdir. Artık 50'lerinin başında olan bu anne-babalar, çocuklarını aşırı saygılı, cahiller ve görgüsüzler tarafından sinik ve pasif olarak adlandırılacak kadar 'medeni' yetiştirdikleri için arada pişman olurlar. Ama hala en ideal çocuk yetiştirme yöntemi onlarınkidir.
4- "Tuanasu kreşini kendi seçicek taam mı"cılar: Bu ebeveyn türü, 90'ların ikinci yarısında ortaya çıkmış ve günümüzde hala varlığını sürdürmektedir. Aklıevvel psikologların "Çocuklarınızla arkadaş olun" nasihatinden sonra kendilerince fark yaratacağını düşünen şaşkın ebeveynler, 5-10 yıl sonra götü boklu çocuklarıyla enseye şaplak olduklarında gerçeği anladılar da yine anane yöntemlerine dönüş başladı şükür ki. Bu anne-babalar çocuklarının ultrason fotoğraflarını hello kitty'li manyetlerle evlerinin giriş kapısına asarlar. 9 ay boyunca video, fotoğraf çeker, günlük tutarlar. Kendilerinin ne kadar modern, hiper Avrupalı olduklarını sansalar ve henüz barbunyaya benzeyen bebekleri için Anjelika, Jacques Berkcan gibi söylemesi acaip meşakkatli isimler seçseler de, taraflardan birinin hacı ana-babasının nuh nebiden kalma ismi yadigar olarak eklenir nüfus kağıdına kaçınılmaz olarak. Elbette ortaya Şehriban Melissa gibi ucubik bir isim çıkar. Bu çocuklar genelde ortaöğretim mezunu doğarlar. Daha doğarken dalgıçlık simülasyonu yaptırılan zavallı bebecik, 5 yaşına gelmeden, 20 yaşındaki ortalama bir insanın tecrübelerine nail olur. Bungee jumping yapmıştır, babasının kucağında paraşütle atlamıştır, Savannnah Çölü'nde çitalarla poz vermiştir ve 30 yaşına geldiğinde yapacak tek şey, ya günde 35 saat çalışarak hayatına anlam kazandırmak ya da damarlarında, kanına oranla yüzde 40 daha fazla bulunan sentetik uyarıcılarla semalara havalanmak olacaktır. Anahtar kelimeler: Amerikan, traş, özgüven, patlama, yaz, kamp, from, M&M's, to, LSD.
5- Organik takıntılılar: Kötünün iyisi olarak adlandırdığım bu grup ebeveynler, "Muzunu evde yersin"ciler ve "Tuanasu kreşini kendi seçicek taam mı"cıların ortasında yer alır. Anne veya babadan biri mutlaka 90'ların cukkayı götürmüş reklamcısı veya medya çalışanıdır. Purosunu içerken bir yandan da millete gevrek gevrek "Yea bu metropol sıktı beni, you know. Egzoz, keşmekeş, hayat bu değil, dude" derken, içinden "Parsayı kaptım, hem artık çağ internet çağı, American Siding'li köy evimden de yaparım işimi" demektedir. Ege'de balta girmemiş bir yerde ev yaptırılır. Alarmlar takılır. Kümesler, bostanlar vesaire de unutulmaz. Tohumlar bile organik seçilir. Annemiz iyi bir okuldan mezundur. Arkadaşlarının "çocukla arkadaş olma" yöntemlerinin ellerinde patladığına doğrudan şahittir. Bu yüzden çocuklarını, hem anne-baba olduklarını hissettirerek hem de özgüvenlerini kazandırarak eğitirler. Çocuğun okulda kullandığı kalemin bile organik olmasına özen gösterilir. Ağzına aldığında boyaları kanser yapmasın diye kalemden bir örnek Los Angeles'a analize gönderilir, Ağustos sonunda bağdan alınan ilk mahsullerin değerleri çıkarılır. Merkeze inildiğinde Dettol yara sprey ve sabunları bol bol zulalanır. Ne kadar kendilerini doğaya teslim etmiş sansalar da aslında bir şehirliden daha şehirli ve izole yaşamaya devam etmektedirler. Çocuklarının Scotch Brite eldivenle inekleri sevmesi ya da peynir altı suyunun değerlerini ezbere biliyor olması bu gerçeği değiştirmez.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Şiirleri de vururlar

Yıl 1991. Ben beş yaşındayım. Hadi Bakalım şarkısı her yerde çalıyor, benim de daha hamur halindeki belleğime zamk gibi yapışıyor şarkı. "Hadi bakalım, kolay gelsin. Bir acaip zor yarış..." Annemden, bana o şarkının olduğu kaseti almasını istiyorum. Çıkıyoruz çarşıya. Silivri'de, şimdilerde yıkılıp yerine korkunç bir alışveriş merkezi dikilmiş çarşı meydanındaki kasetçiye gidiyoruz. "Sezen Aksu'nun son kaseti var mı?" Kasetçi rafta yer alan belki 30 kaset içinden bir tanesini alıp tezgaha koyuyor. Çok heyecanlanıyorum. Kızıl küt peruğu, gözlerinden belli belirsiz seçilen hüzün ve her an gülümseyecekmiş gibi duran kıpkırmızı kalın dudaklarıyla Sezen Aksu'nun yüzünü ilk kez bu kadar detaylı görüyorum. Çıkışta, bir iş için on dakikalığına adliyeye uğruyoruz. Ben ahşap bankta otururken kasetin jelatinini açıyorum. Kartoneti çıkarıyorum. Ne yazılanları anlayabiliyorum, ne de "Hadi Bakalım"dan başka bir şarkısını biliyorum. İçinde hiç resim de yok, hay aksi.
Eve gidiyoruz. Kaset teybe takılıyor. Dön babam dön, belki 5 kez arka arkaya dinleniyor. Hareketli şarkıları seviyorum. Albüme adını veren Gülümse ise çocuk aklımı bulandırıyor, çok melankolik geliyor o yaşlar için. "Tut ki karnım bacaksı" şeklinde anlıyorum üstelik her defasında. Sonra Aksu'nun bütün albümleri sırayla alınıyor. Şarkılar tek tek ezberleniyor.
Ben büyüyorum. Çıktığı gün aldığım Deli Kızın Türküsü'ndeki Dua'nın Madımak kurbanlarına yazıldığını, hayatımda sahip olduğum ilk kasete ismini veren şiirin sahibi Kemal Burkay'ın kim olduğunu onlu yaşlarımın sonunda öğreniyorum.
Bildiğiniz üzere şair Kemal Burkay, bir ömür denebilecek kadar uzun bir süre sonra ülkesine dönüyor. Beni bu yazıya yazmaya itense sosyal medyadaki yansıması. Hatrı sayılır bir süre Twitter'ın Trending Topics'inin üst sıralarında yer alan Burkay, şimdiden döneceğine pişman edilecekmiş gibi duruyor. Kimi "Kemal Burkay kim yeaa" diyor, kimi "Gülümse'yi bu adam mı yazmış vay amk" diyor, kimi ise klasik vicdan popülizmi yaparak neredeyse şairi bugünkü keşmekeşin sorumlusu ilan ediyor.
30 yıldır dinmeyen kan dinsin diye elini taşın altına koyan, üstelik derdini nakış gibi mısralara işlemiş, beğensek de beğenmesek de her zaman konumunu ve değerini koruyacak işlere imza atmış insanları karalamak bu kadar kolay olmamalı. Hadi diyelim ki o kişiden nefret ediyoruz, ya şiirlerin, şarkıların suçu ne? Gülümse albümü hiçbir milliyetçinin evinde yok mudur? O şarkıyı dinlerken herkes kendince bir anlam yüklememiş midir?
Fikirlerden, şiirlerden, kitaplardan korka korka hem paranoyak hem komplo teorisi fetişisti hem de manik depresif bir ülke olduk çıktık. Kirli önyargılarımızı şiirlere, şarkılara bulaştırmamalı,
kaba etlerini sağlama alıp oturduğu yerden savaş çığırtkanlığı yapanlara inat gülümsemeli.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

7 Haziran 2011 Salı

Julia'nın Gözleri ve görmenin iktidarı

Okuyacağınız bu yazı, Julia's Eyes filmi hakkında bilgi içermektedir.

Görmek iktidarsa, göz muktedirdir. Peki ya görülen? İşte Julia's Eyes (Julia'nın Gözleri) filmi, bizleri bu soruyu sormaya iten başarılı bir gerilim filmi.
Guillermo Del Toro'nun ucundan kıyısından da olsa bulaştığı filmler, zaten pek hayal kırıklığı yaratmıyor. Guillem Moralles'in yönetmenliğini yaptığı filmde Del Toro, yapımcılık görevini üstlenmiş. Film, içinizdeki korku makinesinin zembereğini sonuna kadar kuran bir açılışa sahip. Tekinsiz bir atmosfer, yağmurlu bir hava, sinirleri geren bir müzik... İki rolü birden başarıyla üstlenen Belén Rueda'yı bu ilk sahnede, peşindeki 'bir şey'den kaçan ve kurtuluşu, kendini evinin bodrumunda asmakta bulan kız kardeş Sara olarak görüyoruz. Ama üstünde durduğu tabureyi aniden deviren ayak, oturduğunuz yerde zıplamanıza yol açarken soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Genetik bir görme sorununa sahip ikiz kardeşler Julia ve Sara (Belén Rueda), ayrı şehirlerde yaşar. Uzun süredir görüşmemektedirler. Sara bir gece intihar eder ve Julia, ikizinin öldüğünü hisseder. Ertesi gün kocası Isaac (Lluís Homar)'le birlikte Sara'nın evine gider ve olaylar gelişir. Kardeşinin görme umudunu yitirdiği için intihar ettiğini düşünen Julia da aynı girdaba çekilmeye başlar. Gerçek ise oldukça farklıdır. Aslında Isaac, Sara'yla birliktedir ve tek derdi bu gerçeği karısından saklamaktır. Uygun retinayı bulmasının ardından ameliyat olan fakat görme yetisini kazanamayan Sara, hem sonsuz karanlıktan hem de peşindeki 'şey'den kurtulmak için intiharı seçmiştir. Julia'nın düğümleri tek tek çözmesiyle köşeye sıkışan Isaac, retinalarını karısına bağışlayıp intihar eder. Julia ameliyat olur ve dört gün boyunca sargıları açılmamalıdır. Kendisine hasta bakıcı olarak tahsis edilen Ivan (Pablo Derqui), başlarda oldukça ilgilidir. Hatta aralarındaki ilişki giderek romantik bir hal alır.
Julia, Ivan'ı adeta Isaac'in yerine ikame eder. Ama yanlış ata oynamaktadır. Çünkü Ivan, kardeşinin
ölümüne sebep olan 'şey'in ta kendisidir. Yıllarca görünmez olduğuna inanmış hasta ruhlu Ivan (Aslında bu karakterin adı Ivan bile değildir. Gerçek hasta bakıcı Ivan, katil tarafından öldürülmüş ve derin dondurucuya konmuştur), kör kadınlara musallat olarak benliğine mevcudiyet kazandırdığuna inanır. Onların eli, kolu olur. Çünkü bir tek körler, gelişen duyularıyla onu fark edebilmektedir. İşte bu yüzden Sara ve daha sonra da Julia, Ivan'ın oltasına yem olurlar. Bu iki kadının görme umudu ise Ivan'ın tek düşmanıdır. Görmeye başlarlarsa, artık Ivan'a ihtiyaçları kalmayacaktır ve daha da kötüsü, yine görünmez olacaktır. Bu yüzden tek çare iğneyle onları kör etmektir.
İşte Julia's Eyes, böyle bir konuya sahip, paranormal öğeler barındırmayan ve ayakları mümkün olduğunca yere basan bir film. Bittikten sonra sizi, Ivan hakkında düşünmeye sevk eden bir film aynı zamanda. Kimsenin dikkatini çekmediği için kendini görünmez olduğuna inandıracak kadar hayalperest, bu duygunun verdiği cesaretten dolayı korkunç cinayetler işleyecek kadar mental sorunlu bir karakter (tipleme demek daha doğru olur belki) Ivan. Katilin doğaüstü bir varlık olduğu kanısına varmaya başladığınız filmin ortalarında, otel koridorunu 'şey'in gözüyle görürken şahit oluyoruz aslında ne kadar büyük bir kayıtsızlığa maruz kaldığına. Kimse ona bakmıyor, yan gözle bile. Kimse fark etmiyor. Bir ruh gibi geçip gidiyor kalabalıkların arasından. Ivan'ı merhametsiz bir ölüm makinesine çeviren kayıtsızlık, bize de bazı sorular sorduruyor. Acaba biz de geçtiğimiz koridorlarda, fark edilmenin iktidarından mahrum bıraktığımız 'şey'leri, ardımızda birer Ivan olarak bırakıyor olabilir miyiz? Kim bilir.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

11 Mayıs 2011 Çarşamba

'Yeni dünya düzeni'ne doğru 'anarşik' adımlar

"Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım."

-Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe

Bin Ladin öldü mü, ölmedi mi? Son on yıldır yaşanan büyük afetler HAARP'ın işi mi? Ortadoğu ayaklanmaları için kim düğmeye bastı? Gerçekten paralel evrenler var mı? UFO'lar soğuk savaş döneminde icat edilen casus araçlar mı? Daha nicelerini ekleyebiliriz bu sorulara. Bir gün içinde binlerce görsele maruz kalıyoruz. Haberler, reklamlar bizi dürtüyor, "Bak ben buradayım, heyy bu tarafa" diye etimizi kanırtıyor. Bir yandan kendi hayat gailemizle uğraşırken diğer yandan, dünyanın bir ucundan, belki haritada yerini bile gösteremeyeceğimiz yerlerde katledilen insanların görüntülerini izliyoruz, taze fasulyenin kan kırmızısı salçalı suyuna ekmek bandırırken. Kendi halimizi unutuyoruz bir an, "Çok şükür" diye iç geçiriyoruz. SMS'lerle 5'er lira gönderip afet bölgesine, "Damlaya damlaya göl olur" diyoruz, içimizi rahatlatıyoruz. Ama hep bir soru işareti kafamızın içinde; bu yaşananların ne kadarı gerçek? Gerçekse bize aktarılanın haricinde daha neler var? Yoksa gerçeklik yeniden yaratılıp bize esas gerçek diye yutturuluyor olabilir mi?
Üstat Baudrillard'ın Simülakrlar ve Simülasyon kuramı, tam da bu meseleleri işaret eder. Burada anlatmaya ne zaman, ne mecal var. Lütfen araştırın ve üstünkörü de olsa fikir edinin. Modernizm, ardından postmodernizm, sanayileşmenin getirdiği çevre felaketleri, kapitalizm, bireyin, çalıştığı fabrikada önünden geçen parçanın, hangi bütüne ait olduğunu bilmemesine öykünen parçalanmışlığı, ruhsal sorunlar, cinnet... Bunlar yetmezmiş gibi habire bizi dürten, aptala çeviren medya.
Az sonra, aslında uyanışın simgesi sandığımız şeylerin, bize bu şekilde yutturuluyor olup olamayacağını irdeleyen bir yazı okuyacaksınız. Yani, ben de bir şekilde komplo teorisi üretmiş olacağım. Durun, vazgeçtim; sorgulamak diyelim biz en iyisi.

Kuantum teorisi

Aydınlanma çağından itibaren hızla yayılan pozitivizm, tam Türkiye'ye sirayet etmiş, septik olmaktan en uzak adama bile "görmediğime inanmam gardaş" dedirtmeye başlamışken kuantum belası açıldı başımıza. Artık altın günü randevularını facebook üzerinden yapan teyzeler, "Kuantuma inanıyorum ben şekerim" demeye başladılar. Düşünce gücünün önemini vurgulayan aforizmalar, "Yapabilirsin aslanım" başlıklı yapmacık ötesi kişisel gelişim kitapları da cabası. Aslında yıllardır kültürümüzde var olan "iyi düşün, iyi olsun", "aklına gelen başına gelir" ana temalı görüşlere bilimsel dayanak kazandıran kuantum fiziğinin fitili, Einstein'ın, 20. yüzyıl başlarında, zamanın göreceli olduğunu ortaya koyan izafiyet teorisiyle ateşlendi. Dahi bilim adamının sonraları açıkladığı genel görelilik ise cisimlerin sahip olduğu kütlelerin, zamanı bükebilme özelliği olduğunu söylüyordu. Fotonların, gözlemlendiklerinde kimi zaman dalga, kimi zaman parçacık şeklinde hareket ettiğinden yola çıkan kuantum, klasik fizik anlayışını yerle bir etti. Bununla beraber, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi de bir atomun hızı tespit edildiğinde yerininin belirlenemediğini, yeri belirlediğinde hızının tespit edilemediğini ortaya koydu. Bu görüşe göre insan gözlemlediği her şeyi etkilemekteydi. Atomun bileşenlerini bir arada tutan ve devinimini sağlayan etken ise hala araştırılıyor. Şimdiye kadar ortaya atılan teorilere göre, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın da peşinde olduğu 'şey', dörtten fazla boyuta sahip, dolayısıyla bizim henüz göremediğimiz, sicim şeklinde salınan parçacıklar olabilir. Tüm bu bilimsel devrimler ve beraberinde getirdiği felsefeler nihayetinde şunu söylüyor: Yaptığımız her seçim, doğrusal zaman çizgimizde çatallanmalar yaratıyor. Yani bu görüşe göre, bizim bir sürü varyasyonumuz uzay - zaman boşluğunda, farklı farklı hallerde bulunuyor. O evrenlerden birinde biz rock yıldızıyken, Lady Gaga ise hasta bakıcı. İtiraf edin; çok heyecanlı. İşin magazin kısmı bizler için eğlenceli tabii ama kimi bilim adamlarına göre kuantum, uzun yıllar önce miadını doldurdu. Ne var ki bir sürü akademisyen bundan hala ekmek yemekte çünkü kuantum endüstrisi iyi para ediyor. (Fizikçi okurlardan özür dileyerek bunları yazıyorum. Tamamen rast geldiğim kaynaklar, okuduklarım ve elbette kendi yorumlarımdan ibaret olan bu bölüm, bilimsel yanlışlıklar içerebilir.) Peki, bu teorinin 'yeni dünya düzeni'ne katkısı ne olabilir? Bizi yöneten 'gizli güçler', pozitivizmin bir halta yaramadığını düşünüp, kuantumu başımıza sarmış olabilirler mi? Bir söylenti vardır; deprem olduğunda Evanjelistler pencereye çıkıp "Mesih geldi, Mesih geldi" diye bağırırlarmış. Biz de bu korkunç keşmekeş içinde kendi Mesih'imizi arıyoruzdur belki. Dinle bilimin keskince ayrıldığı zamanlardan uzaklaşırken, bilim ve dinin iç içe girmeye başladığı, koyu kaderciliğin, yerini "Lan yoksa ben seçimlerimin sonucu muyum? Hobaa" nidalarına bıraktığı bu zamanlarda kuantum, ahiret anlayışını, maddesel dünyanın ötesinde başka dünyaların olduğunu, eylem ve düşüncelerimizin, hayatımızın işleyişini etkilediğini bize belletiyor olabilir mi? Kim bilir? Skolastik düşüncenin rövanşı olan pozitivizm, aynı kaynak tarafından rafa kaldırılıyor, semavi dinlerin kıyamet alameti diye söylediği şeyler, bizzat insan eliyle ete kemiğe bürünüyor, yani kehanetler gerçek olmuyor, gerçeğe dönüştürülüyor olabilir pekala. Buna giden en kestirme yol da insanları, gördüklerinin haricinde 'evren'lerin de olduğuna inandırmaktan geçiyor. (İlluminati'nin 1995 senesinde bastığı oyun kartlarında çok ilginç resimler ve temalar işlenmiş. Sanki günümüzde yaşanan felaketlerin ön gösterimi yapılmış. Göz atmakta fayda var)

Palahniuk ve "Kredi kartını kıvırıp kıçına sok dostum" söylemi

90'ların sonuna gelindiğinde, insanların pek de içinde bulundukları ahval ve şeraitle ilgilenecek halleri yoktu. Clinton, Monica'nın lacivert elbisesinde bıraktığı 'beyaz leke'den kurtulmaya çalışırken, Özal'ın Küçük Amerika hayalleri vefatıyla çoktan yarım kalmış, şeriat korkusuyla tir tir titreyen Türk halkı, Sincan'dan hareket eden tankların metalik sesiyle irkilmişti. Faili meçhul cinayetler, PKK'nın artmaya devam eden şiddeti, Van Gölü Canavarı'yla popülerlik yarıştıran Enflasyon Canavarı, Çankaya önünde soyunan, sonraları albüm çıkaran kofti eylemciler, Kumkapı cinayeti derken sanki bugünlerin şizofrenik hallerinin işaretini veren bir on yıl geride kalıyordu. Fight Club (Dövüş Kulübü) adlı film, tam da böyle bir dönemde girdi hayatımıza. Aralık 1999'da ülkemizde gösterime giren Fight Club, günümüzün dayattığı yaşam biçimini iliklerine kadar yaşayan, fakat ortaya çıkan fizyolojik - psikolojik sorunlar sonucu yine elleriyle mikro düzenini alt üst ederken, kendine suç ortağı olarak yarattığı Tyler Durden isimli alter egosuyla, savaşını makro düzleme taşıyan 'sistem mağduru' bir adamın hikayesini anlatır. Chuck Palahniuk'in aynı adlı romanından uyarlanan ve Twentieth Century Fox stüdyosu tarafından dağıtılan bu devrimci! film, kuşkusuz ki hamburgerinden son bir ısırık almak için hamle yapan 'modern insan'ı birkaç saniyeliğine duraklattı. Ama o kadar. Evet, Fincher'ın yönettiği film sinematografik olarak önemli bir konuma sahip, konusu zamanına göre oldukça orijinal... Ama o kadar. Bu film, kimlerin hayatına dokundu, kimlerin hayatını değiştirdi bilinmez ama bendeki etkisi kalıcı olmadı. Neredeyse kendi başına bir endüstri yaratan film, yan ürünleriyle, geçmek bilmeyen popülaritesiyle sahibine bir servet kazandırdı. Palahniuk'in, doktorasını yaparken, belki de ulvi amaçlar ve idealist düşüncelerle kaleme aldığı roman, kendisini tam da eleştirdiği noktaya taşıdı. Bu noktada da samimiyet yitirildi. Bize "gökdelenleri havaya uçurun, kredi kartınızı tırnak törpüsü yapın, paralara poponuzu silin" diye nasihat veren adam, rezidansından tweet'ler atmaya başladı. (Bu noktada Sinan Çetin'in "İnsanlar parayı bulana kadar sosyalisttir. Param yokken ben de sosyalisttim" şeklindeki fazlasıyla Ayn Rand'cı ve sığ görüşü maalesef hak verilir hale geliyor.) ekşisözlük'te refrigeratorr isimli kullanıcının şu entry'si her şeyi anlatıyor sanırım:
"medeniyeti alt üst edeceğiz. dünyayı daha iyi bir yere çevireceğiz." neden yayınevleriyle anlaşıp kitap satmak, hollywood'a film pazarlatmak yerine, yazdıklarını korsan olarak halkın tüm kesimlerine ulaştırmayı amaçlayarak gerçek bir isyan başlatmayı tercih etmedi, fight club'ın entel gerizekalı kapitalist düzenci mahluklar tarafından "abi fincher brad pitt hastasıyım ya mükemmel bir film, kesin gidip dvdlerini afişlerini almalıyım" şeklinde bahsedilmesine ortam hazırladı?"
"...adamın sözlerinin bir kısmının gayet doğru mesajlar verdiğini inkar etmek aptallık olur ancak bu adamın düşünceleriyle yazdıklarının her zaman örtüşmediğini de anlamamız gerekiyor. komplo teorisyenci ulusalcı milliyetçi mallar gibi bir izlenim bırakmak istemem ama, kapitalist sistemin, anarşiyi, sisteme başkaldırıyı kurgusallaştırarak önemini azaltan bu adamın varlığından memnun olduğunu ve dahi sistemin bir oyunu olarak piyasaya sürülmüş olabileceğini düşünüyorum. chuck'ın bu işten olabildiğince para kazanmaya çalışması da kendisinin eğilimlerini belli ediyor zaten. anarşi, kapitalizm, görüntü odaklı özenti eğilimli toplum, markalar falan gayet iyi biçimde topluma anlatılarak uyanmaları sağlanabilecekken, sadece bir filmin konusu olarak insanların beyinlerine kazınmış durumdadır. böyle bir isyan başlatmak veya toplumun bu durumunun içler acısı halde olduğunu düşünmek, gerçek hayata uygulanabilir bir şey değildir, filmdir, romandır o, biz yine kokuşmuş sistemin piyonları olarak hayatlarımızı nefret ettiğimiz işlerde, ihtiyacımız olmayan şeyleri alabilmek için, çalışmaya devam edelim."

Sistem tarafından bize alternatif olarak sunulan, bizimse kaçış bileti olarak algıladığımız şeyler, yine sisteme hizmet ediyor olabilir mi? 21 Aralık 2012 tantanası, yıllardır yaklaşan ama bir türlü çarpmayan göktaşı, bizi istila etmek üzere keşif gezilerine çıkan UFO'lar, yaratılacak olan kaos ortamının ve kafa bulandırmanın temeli mi? Ortadoğu'da başlayan ayaklanmalar, oradaki halkların özgür iradesinin bir eseri mi, yoksa daha acılı bir sürecin, 'gizli bir güç' tarafından atılmış ilk adımı mı? Bize sunulan, 'hiper gerçeklik'ten, tv'den izlediğimiz canlı savaş görüntülerinden, paint'te hazırlanmış sahte ötesi fotomontajlardan kuşku duymak, sonra bu kuşkudan kuşku duymak... Günümüzün korkunç paradoksu. Yine de şüpheci olmakta fayda var. Hatta bize şüphe duymamızı salık verenden şüphe duymakta bile...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

20 Nisan 2011 Çarşamba

Mizojini ve homofobi



"Girls can wear jeans (Kızlar kot pantolon giyebilirler)
And cut their hair short (Ve saçlarını kısa kestirebilirler)
Wear shirts and boots (Tişört ve bot giyebilirler)
'Cause it's OK to be a boy (Çünkü erkek olmakta bir sorun yok)
But for a boy to look like a girl is degrading (Ama bir erkek için kız gibi görünmek aşağılayıcıdır)
'Cause you think that being a girl is degrading (Çünkü sen, kız olmanın aşağılayıcı olduğunu düşünüyorsun)
But secretly you'd love to know what it's like (Ama içten içe, bunun nasıl bir şey olduğunu bilmek hoşuna giderdi)
Wouldn't you (Değil mi?)
What it feels like for a girl" (Bunun bir kıza nasıl hissettirdiğini)


Yukardaki dizeler, Madonna'nın "What It Feels Like For A Girl" şarkısının girişinden. Aslen The Cement Garden filminden, Charlotte Gainsbourg'un bir repliğinden alıntı olan sözlerin bugün yeniden aklıma düşüvermesinin sebebi, Malezya'dan gelen utanç verici bir haber. Yaşları 13 ile 17 arasında değişen 66 erkek çocuğunun, efemine hareketler sergiledikleri düşüncesiyle erkeklik kursuna gönderilmelerinde karar kılınmış. Zorlama yok-muş ve tamamen isteğe bağlıy-mış. (O yaşta nasıl bir gönüllülük söz konusuysa!) Kursta temel olarak fiziksel derslerin yanı sıra dini eğitim de verilecekmiş. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkede doğal olarak eşcinsellik yasak. Bu eğitimin amacı da kurs yetkilisi tarafından, çocukların ileride "travesti veya eşcinsel olarak zor bir hayat sürmeleri"ne erkenden engel olmak şeklinde açıklanmış. Bizde ancak Aliye Kavaf'ın aklına gelebilecek bu dahiyane fikrin, Malezya gibi muasır medeniyetler seviyesindeki bir ülkenin yetkililerince düşünülmüş olması, sabık vekilimiz için ne acı... Neyse.
Dünyada şaha kalkan bir muhafazakarlık akımı var ve doğu batı dinlemeksizin yayılıyor. Bu akımın ilk vurdukları ise her zamanki gibi eşcinseller ve kadınlar oluyor. Çünkü moderniteyi yaşayıp bitirmiş ülkelerden tutun, Angelina Jolie'nin pirinç lapası ve Vermidon götürdüğü ülkelere kadar ataerkillik hakim. Erkek olmak demek; güçlü olmak, egemen olmak demek. Siyasette, iş dünyasında, hatta sanatta bile erkek egemenliği söz konusu. Böyle bir ortamda eşcinsellerin ve kadınların baskı altında olmaması imkansız.
Bu ortamın en olumsuz getirilerinden biri homofobi, yani eşcinsellerden nefret etme. Bu nefretin sebebinin yalnızca, başkalarına hiçbir zararı olmayan ve her birey gibi kendinden mesul olan eşcinsellerin, heteroseksüel hemcinsleri gibi giyinmemeleri/davranmamaları olmadığını hepimiz biliyoruz.
Kadın gibi hissettiği için kadın gibi giyinen bir travesti, kimi ilgilendirir? Neden nefret uyandırır? Bilimsel verilerim yok. Uzun uzadıya anketler yapmadım ve insanları floresan ışıklı eter kokulu küçük odalara tıkıp korkunç deneyler de yapmadım. 24 yaşıma kadar okuduklarımdan, edindiklerimden yola çıkarak bu nefretin sebebini biraz daha belirginleştirmeye çalışacağım.
Hepimiz şahit olmuşuzdur, erkek gibi davranan kızların ailelerince övüldüğüne. "Erkek gibi kız", "delikanlı kız", "babasından iyi futbol oynuyor" gibi şeyler kulağımıza çalınmıştır. Kimse o kızların bir gün lezbiyen olacağını düşünüp yanağına şaplak atmaz. "Kızzz, kendine gel, az kırıt şööle bak anan gibi" demez. Çünkü erkek olmak ya da erkek gibi olmak avantajdır. Böyle kızlar kendini ezdirmez, kendisine yan gözle bakan erkeğe dersini kendi verir. Ama bir kızı da sevebilir. (Allah korusun nidaları)
Beri yandan bir erkek çocuğu, arkadaşının Barbie bebeğiyle oynadığında anneler telaşa kapılır. Eskiden, babaya bir şey çaktırmadan bebekler çöpe atılır, yerine oyuncak silah, polis arabası gibi "eril" oyuncaklar konulurdu. Şimdi ise "modern" anneler, kelebegiz.biz, kanatlianneler.com gibi sitelerin pudra pembesi forumlarında, "L'Oreal mi Wella mı yardım edinnnnnnnn" konusunun hemen altına "Benim Hasan Berk bebekle oynuyooo" şeklinde yardım başlıkları açıyorlar. Biraz felaket tellalı olan "Ayy sakın oynatma, büyüyünce gey olurmuş" diye feveran ederken, biraz daha aklıselim olanı "Benim Muharremcan da oynuyordu, şimdi aslan gibi, korkma" diye yüreklere su serpiyor. O çocuğun iç dünyasıyla kimse ilgilenmiyor. Çünkü o çocuğun cinsel yönelimi bir gün ortaya çıktığında, bunun vicdan azabını kaldıramayacaklarından korkuyorlar. Çocuklarıyla en çok ilgilenen bireyler olarak, kocalarının "Hep senin yüzünden oldu bunlar" şeklindeki suçlamalarından çekiniyorlar. Bu durumla yüzleşmekten korkmasalar, saç boyalarının tartışıldığı bir foruma değil, bir pedagoga danışır, maddi imkanları yoksa dahi tıbbi destek forumlarından bilgi alırlardı. Onların duymak istediğiyse sadece "Çocuğun eşcinsel olmayacak".
Sadece aile değil, okul ortamı da doğuştan eşcinsel yönelimli çocukların kabusu. Özdeşleştiği kızlarla oynayan çocuklar, bilinçsiz öğretmenlerce sınıf içinde uyarılıp rencide edilebiliyor. Daha da kötüsü, erkek arkadaşlarıyla oynamaya zorlanabiliyor. Bu da kimi zaman, o yaşlarda bilinçlilikle gerçekleşmeyen cinsel istismar ya da tacizlere davetiye çıkarıyor.
Mizojininin (Eski Yunanca kökenli, kadına duyulan nefret anlamındaki sözcük) ardındaki dini ve mitolojik sebepler, günümüz toplumlarında hala geçerli. Şeytani kadın, erkeğin artık kemiğinden yapılan kadın gibi inanışlar, kadınların netameli, kimi zaman ölümcül varlıklar oldukları inancını besliyor. Bu da, doğuştan erkek olma lütfuna erişmiş bireylerin kadın gibi davranmasını "garip ve kabul edilemeyecek" bir şey olarak belletiyor alttan alta. Yani aslında homofobinin altında, kadın düşmanlığı yatıyor. Erkek Fatma'lar baş tacıyken, annesinin ayakkabısını denerken yakalanan erkek çocuğu sopayı yiyor. (Son günlerde moda olan bir reklamdaki efemine karakterin yerine, "adam gibi adam" abisinin getirilmesi de ülkemizdeki homofobinin ve farklı cinsel yönelimlere tahammülsüzlüğün açık ifadesi.)
Umarım bu yükselen muhafazakarlık, daha farklı alanlara, daha yoğun şekilde nüfuz etmez. Zaten her şeyin müsebbibi de bu ucube kavram değil mi? Orta sınıf ahlakının omurgası. Kol kırılsın ama yen içinde kalsın. Gerçek muhafazakarlığı takan kim? Öyle görün yeter. Bu yüzden emerek büyüdüğümüz memeleri kapatmak için bu kadar çabalıyoruz, kadınların kafasını bez parçalarıyla sararak "var ama yok" hale getirmeye çalışıyor, adına da özgürlük diyoruz. Kadınları sevmiyoruz ve sevmemeye devam edeceğiz. Ta ki bütün insanlar, kadın (gibi) olmanın kutsallığını fark edene dek.

İlgili şarkı:

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip