11 Temmuz 2011 Pazartesi

Şiirleri de vururlar

Yıl 1991. Ben beş yaşındayım. Hadi Bakalım şarkısı her yerde çalıyor, benim de daha hamur halindeki belleğime zamk gibi yapışıyor şarkı. "Hadi bakalım, kolay gelsin. Bir acaip zor yarış..." Annemden, bana o şarkının olduğu kaseti almasını istiyorum. Çıkıyoruz çarşıya. Silivri'de, şimdilerde yıkılıp yerine korkunç bir alışveriş merkezi dikilmiş çarşı meydanındaki kasetçiye gidiyoruz. "Sezen Aksu'nun son kaseti var mı?" Kasetçi rafta yer alan belki 30 kaset içinden bir tanesini alıp tezgaha koyuyor. Çok heyecanlanıyorum. Kızıl küt peruğu, gözlerinden belli belirsiz seçilen hüzün ve her an gülümseyecekmiş gibi duran kıpkırmızı kalın dudaklarıyla Sezen Aksu'nun yüzünü ilk kez bu kadar detaylı görüyorum. Çıkışta, bir iş için on dakikalığına adliyeye uğruyoruz. Ben ahşap bankta otururken kasetin jelatinini açıyorum. Kartoneti çıkarıyorum. Ne yazılanları anlayabiliyorum, ne de "Hadi Bakalım"dan başka bir şarkısını biliyorum. İçinde hiç resim de yok, hay aksi.
Eve gidiyoruz. Kaset teybe takılıyor. Dön babam dön, belki 5 kez arka arkaya dinleniyor. Hareketli şarkıları seviyorum. Albüme adını veren Gülümse ise çocuk aklımı bulandırıyor, çok melankolik geliyor o yaşlar için. "Tut ki karnım bacaksı" şeklinde anlıyorum üstelik her defasında. Sonra Aksu'nun bütün albümleri sırayla alınıyor. Şarkılar tek tek ezberleniyor.
Ben büyüyorum. Çıktığı gün aldığım Deli Kızın Türküsü'ndeki Dua'nın Madımak kurbanlarına yazıldığını, hayatımda sahip olduğum ilk kasete ismini veren şiirin sahibi Kemal Burkay'ın kim olduğunu onlu yaşlarımın sonunda öğreniyorum.
Bildiğiniz üzere şair Kemal Burkay, bir ömür denebilecek kadar uzun bir süre sonra ülkesine dönüyor. Beni bu yazıya yazmaya itense sosyal medyadaki yansıması. Hatrı sayılır bir süre Twitter'ın Trending Topics'inin üst sıralarında yer alan Burkay, şimdiden döneceğine pişman edilecekmiş gibi duruyor. Kimi "Kemal Burkay kim yeaa" diyor, kimi "Gülümse'yi bu adam mı yazmış vay amk" diyor, kimi ise klasik vicdan popülizmi yaparak neredeyse şairi bugünkü keşmekeşin sorumlusu ilan ediyor.
30 yıldır dinmeyen kan dinsin diye elini taşın altına koyan, üstelik derdini nakış gibi mısralara işlemiş, beğensek de beğenmesek de her zaman konumunu ve değerini koruyacak işlere imza atmış insanları karalamak bu kadar kolay olmamalı. Hadi diyelim ki o kişiden nefret ediyoruz, ya şiirlerin, şarkıların suçu ne? Gülümse albümü hiçbir milliyetçinin evinde yok mudur? O şarkıyı dinlerken herkes kendince bir anlam yüklememiş midir?
Fikirlerden, şiirlerden, kitaplardan korka korka hem paranoyak hem komplo teorisi fetişisti hem de manik depresif bir ülke olduk çıktık. Kirli önyargılarımızı şiirlere, şarkılara bulaştırmamalı,
kaba etlerini sağlama alıp oturduğu yerden savaş çığırtkanlığı yapanlara inat gülümsemeli.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

7 Haziran 2011 Salı

Julia'nın Gözleri ve görmenin iktidarı

Okuyacağınız bu yazı, Julia's Eyes filmi hakkında bilgi içermektedir.

Görmek iktidarsa, göz muktedirdir. Peki ya görülen? İşte Julia's Eyes (Julia'nın Gözleri) filmi, bizleri bu soruyu sormaya iten başarılı bir gerilim filmi.
Guillermo Del Toro'nun ucundan kıyısından da olsa bulaştığı filmler, zaten pek hayal kırıklığı yaratmıyor. Guillem Moralles'in yönetmenliğini yaptığı filmde Del Toro, yapımcılık görevini üstlenmiş. Film, içinizdeki korku makinesinin zembereğini sonuna kadar kuran bir açılışa sahip. Tekinsiz bir atmosfer, yağmurlu bir hava, sinirleri geren bir müzik... İki rolü birden başarıyla üstlenen Belén Rueda'yı bu ilk sahnede, peşindeki 'bir şey'den kaçan ve kurtuluşu, kendini evinin bodrumunda asmakta bulan kız kardeş Sara olarak görüyoruz. Ama üstünde durduğu tabureyi aniden deviren ayak, oturduğunuz yerde zıplamanıza yol açarken soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Genetik bir görme sorununa sahip ikiz kardeşler Julia ve Sara (Belén Rueda), ayrı şehirlerde yaşar. Uzun süredir görüşmemektedirler. Sara bir gece intihar eder ve Julia, ikizinin öldüğünü hisseder. Ertesi gün kocası Isaac (Lluís Homar)'le birlikte Sara'nın evine gider ve olaylar gelişir. Kardeşinin görme umudunu yitirdiği için intihar ettiğini düşünen Julia da aynı girdaba çekilmeye başlar. Gerçek ise oldukça farklıdır. Aslında Isaac, Sara'yla birliktedir ve tek derdi bu gerçeği karısından saklamaktır. Uygun retinayı bulmasının ardından ameliyat olan fakat görme yetisini kazanamayan Sara, hem sonsuz karanlıktan hem de peşindeki 'şey'den kurtulmak için intiharı seçmiştir. Julia'nın düğümleri tek tek çözmesiyle köşeye sıkışan Isaac, retinalarını karısına bağışlayıp intihar eder. Julia ameliyat olur ve dört gün boyunca sargıları açılmamalıdır. Kendisine hasta bakıcı olarak tahsis edilen Ivan (Pablo Derqui), başlarda oldukça ilgilidir. Hatta aralarındaki ilişki giderek romantik bir hal alır.
Julia, Ivan'ı adeta Isaac'in yerine ikame eder. Ama yanlış ata oynamaktadır. Çünkü Ivan, kardeşinin
ölümüne sebep olan 'şey'in ta kendisidir. Yıllarca görünmez olduğuna inanmış hasta ruhlu Ivan (Aslında bu karakterin adı Ivan bile değildir. Gerçek hasta bakıcı Ivan, katil tarafından öldürülmüş ve derin dondurucuya konmuştur), kör kadınlara musallat olarak benliğine mevcudiyet kazandırdığuna inanır. Onların eli, kolu olur. Çünkü bir tek körler, gelişen duyularıyla onu fark edebilmektedir. İşte bu yüzden Sara ve daha sonra da Julia, Ivan'ın oltasına yem olurlar. Bu iki kadının görme umudu ise Ivan'ın tek düşmanıdır. Görmeye başlarlarsa, artık Ivan'a ihtiyaçları kalmayacaktır ve daha da kötüsü, yine görünmez olacaktır. Bu yüzden tek çare iğneyle onları kör etmektir.
İşte Julia's Eyes, böyle bir konuya sahip, paranormal öğeler barındırmayan ve ayakları mümkün olduğunca yere basan bir film. Bittikten sonra sizi, Ivan hakkında düşünmeye sevk eden bir film aynı zamanda. Kimsenin dikkatini çekmediği için kendini görünmez olduğuna inandıracak kadar hayalperest, bu duygunun verdiği cesaretten dolayı korkunç cinayetler işleyecek kadar mental sorunlu bir karakter (tipleme demek daha doğru olur belki) Ivan. Katilin doğaüstü bir varlık olduğu kanısına varmaya başladığınız filmin ortalarında, otel koridorunu 'şey'in gözüyle görürken şahit oluyoruz aslında ne kadar büyük bir kayıtsızlığa maruz kaldığına. Kimse ona bakmıyor, yan gözle bile. Kimse fark etmiyor. Bir ruh gibi geçip gidiyor kalabalıkların arasından. Ivan'ı merhametsiz bir ölüm makinesine çeviren kayıtsızlık, bize de bazı sorular sorduruyor. Acaba biz de geçtiğimiz koridorlarda, fark edilmenin iktidarından mahrum bıraktığımız 'şey'leri, ardımızda birer Ivan olarak bırakıyor olabilir miyiz? Kim bilir.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

11 Mayıs 2011 Çarşamba

'Yeni dünya düzeni'ne doğru 'anarşik' adımlar

"Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım."

-Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe

Bin Ladin öldü mü, ölmedi mi? Son on yıldır yaşanan büyük afetler HAARP'ın işi mi? Ortadoğu ayaklanmaları için kim düğmeye bastı? Gerçekten paralel evrenler var mı? UFO'lar soğuk savaş döneminde icat edilen casus araçlar mı? Daha nicelerini ekleyebiliriz bu sorulara. Bir gün içinde binlerce görsele maruz kalıyoruz. Haberler, reklamlar bizi dürtüyor, "Bak ben buradayım, heyy bu tarafa" diye etimizi kanırtıyor. Bir yandan kendi hayat gailemizle uğraşırken diğer yandan, dünyanın bir ucundan, belki haritada yerini bile gösteremeyeceğimiz yerlerde katledilen insanların görüntülerini izliyoruz, taze fasulyenin kan kırmızısı salçalı suyuna ekmek bandırırken. Kendi halimizi unutuyoruz bir an, "Çok şükür" diye iç geçiriyoruz. SMS'lerle 5'er lira gönderip afet bölgesine, "Damlaya damlaya göl olur" diyoruz, içimizi rahatlatıyoruz. Ama hep bir soru işareti kafamızın içinde; bu yaşananların ne kadarı gerçek? Gerçekse bize aktarılanın haricinde daha neler var? Yoksa gerçeklik yeniden yaratılıp bize esas gerçek diye yutturuluyor olabilir mi?
Üstat Baudrillard'ın Simülakrlar ve Simülasyon kuramı, tam da bu meseleleri işaret eder. Burada anlatmaya ne zaman, ne mecal var. Lütfen araştırın ve üstünkörü de olsa fikir edinin. Modernizm, ardından postmodernizm, sanayileşmenin getirdiği çevre felaketleri, kapitalizm, bireyin, çalıştığı fabrikada önünden geçen parçanın, hangi bütüne ait olduğunu bilmemesine öykünen parçalanmışlığı, ruhsal sorunlar, cinnet... Bunlar yetmezmiş gibi habire bizi dürten, aptala çeviren medya.
Az sonra, aslında uyanışın simgesi sandığımız şeylerin, bize bu şekilde yutturuluyor olup olamayacağını irdeleyen bir yazı okuyacaksınız. Yani, ben de bir şekilde komplo teorisi üretmiş olacağım. Durun, vazgeçtim; sorgulamak diyelim biz en iyisi.

Kuantum teorisi

Aydınlanma çağından itibaren hızla yayılan pozitivizm, tam Türkiye'ye sirayet etmiş, septik olmaktan en uzak adama bile "görmediğime inanmam gardaş" dedirtmeye başlamışken kuantum belası açıldı başımıza. Artık altın günü randevularını facebook üzerinden yapan teyzeler, "Kuantuma inanıyorum ben şekerim" demeye başladılar. Düşünce gücünün önemini vurgulayan aforizmalar, "Yapabilirsin aslanım" başlıklı yapmacık ötesi kişisel gelişim kitapları da cabası. Aslında yıllardır kültürümüzde var olan "iyi düşün, iyi olsun", "aklına gelen başına gelir" ana temalı görüşlere bilimsel dayanak kazandıran kuantum fiziğinin fitili, Einstein'ın, 20. yüzyıl başlarında, zamanın göreceli olduğunu ortaya koyan izafiyet teorisiyle ateşlendi. Dahi bilim adamının sonraları açıkladığı genel görelilik ise cisimlerin sahip olduğu kütlelerin, zamanı bükebilme özelliği olduğunu söylüyordu. Fotonların, gözlemlendiklerinde kimi zaman dalga, kimi zaman parçacık şeklinde hareket ettiğinden yola çıkan kuantum, klasik fizik anlayışını yerle bir etti. Bununla beraber, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi de bir atomun hızı tespit edildiğinde yerininin belirlenemediğini, yeri belirlediğinde hızının tespit edilemediğini ortaya koydu. Bu görüşe göre insan gözlemlediği her şeyi etkilemekteydi. Atomun bileşenlerini bir arada tutan ve devinimini sağlayan etken ise hala araştırılıyor. Şimdiye kadar ortaya atılan teorilere göre, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın da peşinde olduğu 'şey', dörtten fazla boyuta sahip, dolayısıyla bizim henüz göremediğimiz, sicim şeklinde salınan parçacıklar olabilir. Tüm bu bilimsel devrimler ve beraberinde getirdiği felsefeler nihayetinde şunu söylüyor: Yaptığımız her seçim, doğrusal zaman çizgimizde çatallanmalar yaratıyor. Yani bu görüşe göre, bizim bir sürü varyasyonumuz uzay - zaman boşluğunda, farklı farklı hallerde bulunuyor. O evrenlerden birinde biz rock yıldızıyken, Lady Gaga ise hasta bakıcı. İtiraf edin; çok heyecanlı. İşin magazin kısmı bizler için eğlenceli tabii ama kimi bilim adamlarına göre kuantum, uzun yıllar önce miadını doldurdu. Ne var ki bir sürü akademisyen bundan hala ekmek yemekte çünkü kuantum endüstrisi iyi para ediyor. (Fizikçi okurlardan özür dileyerek bunları yazıyorum. Tamamen rast geldiğim kaynaklar, okuduklarım ve elbette kendi yorumlarımdan ibaret olan bu bölüm, bilimsel yanlışlıklar içerebilir.) Peki, bu teorinin 'yeni dünya düzeni'ne katkısı ne olabilir? Bizi yöneten 'gizli güçler', pozitivizmin bir halta yaramadığını düşünüp, kuantumu başımıza sarmış olabilirler mi? Bir söylenti vardır; deprem olduğunda Evanjelistler pencereye çıkıp "Mesih geldi, Mesih geldi" diye bağırırlarmış. Biz de bu korkunç keşmekeş içinde kendi Mesih'imizi arıyoruzdur belki. Dinle bilimin keskince ayrıldığı zamanlardan uzaklaşırken, bilim ve dinin iç içe girmeye başladığı, koyu kaderciliğin, yerini "Lan yoksa ben seçimlerimin sonucu muyum? Hobaa" nidalarına bıraktığı bu zamanlarda kuantum, ahiret anlayışını, maddesel dünyanın ötesinde başka dünyaların olduğunu, eylem ve düşüncelerimizin, hayatımızın işleyişini etkilediğini bize belletiyor olabilir mi? Kim bilir? Skolastik düşüncenin rövanşı olan pozitivizm, aynı kaynak tarafından rafa kaldırılıyor, semavi dinlerin kıyamet alameti diye söylediği şeyler, bizzat insan eliyle ete kemiğe bürünüyor, yani kehanetler gerçek olmuyor, gerçeğe dönüştürülüyor olabilir pekala. Buna giden en kestirme yol da insanları, gördüklerinin haricinde 'evren'lerin de olduğuna inandırmaktan geçiyor. (İlluminati'nin 1995 senesinde bastığı oyun kartlarında çok ilginç resimler ve temalar işlenmiş. Sanki günümüzde yaşanan felaketlerin ön gösterimi yapılmış. Göz atmakta fayda var)

Palahniuk ve "Kredi kartını kıvırıp kıçına sok dostum" söylemi

90'ların sonuna gelindiğinde, insanların pek de içinde bulundukları ahval ve şeraitle ilgilenecek halleri yoktu. Clinton, Monica'nın lacivert elbisesinde bıraktığı 'beyaz leke'den kurtulmaya çalışırken, Özal'ın Küçük Amerika hayalleri vefatıyla çoktan yarım kalmış, şeriat korkusuyla tir tir titreyen Türk halkı, Sincan'dan hareket eden tankların metalik sesiyle irkilmişti. Faili meçhul cinayetler, PKK'nın artmaya devam eden şiddeti, Van Gölü Canavarı'yla popülerlik yarıştıran Enflasyon Canavarı, Çankaya önünde soyunan, sonraları albüm çıkaran kofti eylemciler, Kumkapı cinayeti derken sanki bugünlerin şizofrenik hallerinin işaretini veren bir on yıl geride kalıyordu. Fight Club (Dövüş Kulübü) adlı film, tam da böyle bir dönemde girdi hayatımıza. Aralık 1999'da ülkemizde gösterime giren Fight Club, günümüzün dayattığı yaşam biçimini iliklerine kadar yaşayan, fakat ortaya çıkan fizyolojik - psikolojik sorunlar sonucu yine elleriyle mikro düzenini alt üst ederken, kendine suç ortağı olarak yarattığı Tyler Durden isimli alter egosuyla, savaşını makro düzleme taşıyan 'sistem mağduru' bir adamın hikayesini anlatır. Chuck Palahniuk'in aynı adlı romanından uyarlanan ve Twentieth Century Fox stüdyosu tarafından dağıtılan bu devrimci! film, kuşkusuz ki hamburgerinden son bir ısırık almak için hamle yapan 'modern insan'ı birkaç saniyeliğine duraklattı. Ama o kadar. Evet, Fincher'ın yönettiği film sinematografik olarak önemli bir konuma sahip, konusu zamanına göre oldukça orijinal... Ama o kadar. Bu film, kimlerin hayatına dokundu, kimlerin hayatını değiştirdi bilinmez ama bendeki etkisi kalıcı olmadı. Neredeyse kendi başına bir endüstri yaratan film, yan ürünleriyle, geçmek bilmeyen popülaritesiyle sahibine bir servet kazandırdı. Palahniuk'in, doktorasını yaparken, belki de ulvi amaçlar ve idealist düşüncelerle kaleme aldığı roman, kendisini tam da eleştirdiği noktaya taşıdı. Bu noktada da samimiyet yitirildi. Bize "gökdelenleri havaya uçurun, kredi kartınızı tırnak törpüsü yapın, paralara poponuzu silin" diye nasihat veren adam, rezidansından tweet'ler atmaya başladı. (Bu noktada Sinan Çetin'in "İnsanlar parayı bulana kadar sosyalisttir. Param yokken ben de sosyalisttim" şeklindeki fazlasıyla Ayn Rand'cı ve sığ görüşü maalesef hak verilir hale geliyor.) ekşisözlük'te refrigeratorr isimli kullanıcının şu entry'si her şeyi anlatıyor sanırım:
"medeniyeti alt üst edeceğiz. dünyayı daha iyi bir yere çevireceğiz." neden yayınevleriyle anlaşıp kitap satmak, hollywood'a film pazarlatmak yerine, yazdıklarını korsan olarak halkın tüm kesimlerine ulaştırmayı amaçlayarak gerçek bir isyan başlatmayı tercih etmedi, fight club'ın entel gerizekalı kapitalist düzenci mahluklar tarafından "abi fincher brad pitt hastasıyım ya mükemmel bir film, kesin gidip dvdlerini afişlerini almalıyım" şeklinde bahsedilmesine ortam hazırladı?"
"...adamın sözlerinin bir kısmının gayet doğru mesajlar verdiğini inkar etmek aptallık olur ancak bu adamın düşünceleriyle yazdıklarının her zaman örtüşmediğini de anlamamız gerekiyor. komplo teorisyenci ulusalcı milliyetçi mallar gibi bir izlenim bırakmak istemem ama, kapitalist sistemin, anarşiyi, sisteme başkaldırıyı kurgusallaştırarak önemini azaltan bu adamın varlığından memnun olduğunu ve dahi sistemin bir oyunu olarak piyasaya sürülmüş olabileceğini düşünüyorum. chuck'ın bu işten olabildiğince para kazanmaya çalışması da kendisinin eğilimlerini belli ediyor zaten. anarşi, kapitalizm, görüntü odaklı özenti eğilimli toplum, markalar falan gayet iyi biçimde topluma anlatılarak uyanmaları sağlanabilecekken, sadece bir filmin konusu olarak insanların beyinlerine kazınmış durumdadır. böyle bir isyan başlatmak veya toplumun bu durumunun içler acısı halde olduğunu düşünmek, gerçek hayata uygulanabilir bir şey değildir, filmdir, romandır o, biz yine kokuşmuş sistemin piyonları olarak hayatlarımızı nefret ettiğimiz işlerde, ihtiyacımız olmayan şeyleri alabilmek için, çalışmaya devam edelim."

Sistem tarafından bize alternatif olarak sunulan, bizimse kaçış bileti olarak algıladığımız şeyler, yine sisteme hizmet ediyor olabilir mi? 21 Aralık 2012 tantanası, yıllardır yaklaşan ama bir türlü çarpmayan göktaşı, bizi istila etmek üzere keşif gezilerine çıkan UFO'lar, yaratılacak olan kaos ortamının ve kafa bulandırmanın temeli mi? Ortadoğu'da başlayan ayaklanmalar, oradaki halkların özgür iradesinin bir eseri mi, yoksa daha acılı bir sürecin, 'gizli bir güç' tarafından atılmış ilk adımı mı? Bize sunulan, 'hiper gerçeklik'ten, tv'den izlediğimiz canlı savaş görüntülerinden, paint'te hazırlanmış sahte ötesi fotomontajlardan kuşku duymak, sonra bu kuşkudan kuşku duymak... Günümüzün korkunç paradoksu. Yine de şüpheci olmakta fayda var. Hatta bize şüphe duymamızı salık verenden şüphe duymakta bile...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

20 Nisan 2011 Çarşamba

Mizojini ve homofobi



"Girls can wear jeans (Kızlar kot pantolon giyebilirler)
And cut their hair short (Ve saçlarını kısa kestirebilirler)
Wear shirts and boots (Tişört ve bot giyebilirler)
'Cause it's OK to be a boy (Çünkü erkek olmakta bir sorun yok)
But for a boy to look like a girl is degrading (Ama bir erkek için kız gibi görünmek aşağılayıcıdır)
'Cause you think that being a girl is degrading (Çünkü sen, kız olmanın aşağılayıcı olduğunu düşünüyorsun)
But secretly you'd love to know what it's like (Ama içten içe, bunun nasıl bir şey olduğunu bilmek hoşuna giderdi)
Wouldn't you (Değil mi?)
What it feels like for a girl" (Bunun bir kıza nasıl hissettirdiğini)


Yukardaki dizeler, Madonna'nın "What It Feels Like For A Girl" şarkısının girişinden. Aslen The Cement Garden filminden, Charlotte Gainsbourg'un bir repliğinden alıntı olan sözlerin bugün yeniden aklıma düşüvermesinin sebebi, Malezya'dan gelen utanç verici bir haber. Yaşları 13 ile 17 arasında değişen 66 erkek çocuğunun, efemine hareketler sergiledikleri düşüncesiyle erkeklik kursuna gönderilmelerinde karar kılınmış. Zorlama yok-muş ve tamamen isteğe bağlıy-mış. (O yaşta nasıl bir gönüllülük söz konusuysa!) Kursta temel olarak fiziksel derslerin yanı sıra dini eğitim de verilecekmiş. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkede doğal olarak eşcinsellik yasak. Bu eğitimin amacı da kurs yetkilisi tarafından, çocukların ileride "travesti veya eşcinsel olarak zor bir hayat sürmeleri"ne erkenden engel olmak şeklinde açıklanmış. Bizde ancak Aliye Kavaf'ın aklına gelebilecek bu dahiyane fikrin, Malezya gibi muasır medeniyetler seviyesindeki bir ülkenin yetkililerince düşünülmüş olması, sabık vekilimiz için ne acı... Neyse.
Dünyada şaha kalkan bir muhafazakarlık akımı var ve doğu batı dinlemeksizin yayılıyor. Bu akımın ilk vurdukları ise her zamanki gibi eşcinseller ve kadınlar oluyor. Çünkü moderniteyi yaşayıp bitirmiş ülkelerden tutun, Angelina Jolie'nin pirinç lapası ve Vermidon götürdüğü ülkelere kadar ataerkillik hakim. Erkek olmak demek; güçlü olmak, egemen olmak demek. Siyasette, iş dünyasında, hatta sanatta bile erkek egemenliği söz konusu. Böyle bir ortamda eşcinsellerin ve kadınların baskı altında olmaması imkansız.
Bu ortamın en olumsuz getirilerinden biri homofobi, yani eşcinsellerden nefret etme. Bu nefretin sebebinin yalnızca, başkalarına hiçbir zararı olmayan ve her birey gibi kendinden mesul olan eşcinsellerin, heteroseksüel hemcinsleri gibi giyinmemeleri/davranmamaları olmadığını hepimiz biliyoruz.
Kadın gibi hissettiği için kadın gibi giyinen bir travesti, kimi ilgilendirir? Neden nefret uyandırır? Bilimsel verilerim yok. Uzun uzadıya anketler yapmadım ve insanları floresan ışıklı eter kokulu küçük odalara tıkıp korkunç deneyler de yapmadım. 24 yaşıma kadar okuduklarımdan, edindiklerimden yola çıkarak bu nefretin sebebini biraz daha belirginleştirmeye çalışacağım.
Hepimiz şahit olmuşuzdur, erkek gibi davranan kızların ailelerince övüldüğüne. "Erkek gibi kız", "delikanlı kız", "babasından iyi futbol oynuyor" gibi şeyler kulağımıza çalınmıştır. Kimse o kızların bir gün lezbiyen olacağını düşünüp yanağına şaplak atmaz. "Kızzz, kendine gel, az kırıt şööle bak anan gibi" demez. Çünkü erkek olmak ya da erkek gibi olmak avantajdır. Böyle kızlar kendini ezdirmez, kendisine yan gözle bakan erkeğe dersini kendi verir. Ama bir kızı da sevebilir. (Allah korusun nidaları)
Beri yandan bir erkek çocuğu, arkadaşının Barbie bebeğiyle oynadığında anneler telaşa kapılır. Eskiden, babaya bir şey çaktırmadan bebekler çöpe atılır, yerine oyuncak silah, polis arabası gibi "eril" oyuncaklar konulurdu. Şimdi ise "modern" anneler, kelebegiz.biz, kanatlianneler.com gibi sitelerin pudra pembesi forumlarında, "L'Oreal mi Wella mı yardım edinnnnnnnn" konusunun hemen altına "Benim Hasan Berk bebekle oynuyooo" şeklinde yardım başlıkları açıyorlar. Biraz felaket tellalı olan "Ayy sakın oynatma, büyüyünce gey olurmuş" diye feveran ederken, biraz daha aklıselim olanı "Benim Muharremcan da oynuyordu, şimdi aslan gibi, korkma" diye yüreklere su serpiyor. O çocuğun iç dünyasıyla kimse ilgilenmiyor. Çünkü o çocuğun cinsel yönelimi bir gün ortaya çıktığında, bunun vicdan azabını kaldıramayacaklarından korkuyorlar. Çocuklarıyla en çok ilgilenen bireyler olarak, kocalarının "Hep senin yüzünden oldu bunlar" şeklindeki suçlamalarından çekiniyorlar. Bu durumla yüzleşmekten korkmasalar, saç boyalarının tartışıldığı bir foruma değil, bir pedagoga danışır, maddi imkanları yoksa dahi tıbbi destek forumlarından bilgi alırlardı. Onların duymak istediğiyse sadece "Çocuğun eşcinsel olmayacak".
Sadece aile değil, okul ortamı da doğuştan eşcinsel yönelimli çocukların kabusu. Özdeşleştiği kızlarla oynayan çocuklar, bilinçsiz öğretmenlerce sınıf içinde uyarılıp rencide edilebiliyor. Daha da kötüsü, erkek arkadaşlarıyla oynamaya zorlanabiliyor. Bu da kimi zaman, o yaşlarda bilinçlilikle gerçekleşmeyen cinsel istismar ya da tacizlere davetiye çıkarıyor.
Mizojininin (Eski Yunanca kökenli, kadına duyulan nefret anlamındaki sözcük) ardındaki dini ve mitolojik sebepler, günümüz toplumlarında hala geçerli. Şeytani kadın, erkeğin artık kemiğinden yapılan kadın gibi inanışlar, kadınların netameli, kimi zaman ölümcül varlıklar oldukları inancını besliyor. Bu da, doğuştan erkek olma lütfuna erişmiş bireylerin kadın gibi davranmasını "garip ve kabul edilemeyecek" bir şey olarak belletiyor alttan alta. Yani aslında homofobinin altında, kadın düşmanlığı yatıyor. Erkek Fatma'lar baş tacıyken, annesinin ayakkabısını denerken yakalanan erkek çocuğu sopayı yiyor. (Son günlerde moda olan bir reklamdaki efemine karakterin yerine, "adam gibi adam" abisinin getirilmesi de ülkemizdeki homofobinin ve farklı cinsel yönelimlere tahammülsüzlüğün açık ifadesi.)
Umarım bu yükselen muhafazakarlık, daha farklı alanlara, daha yoğun şekilde nüfuz etmez. Zaten her şeyin müsebbibi de bu ucube kavram değil mi? Orta sınıf ahlakının omurgası. Kol kırılsın ama yen içinde kalsın. Gerçek muhafazakarlığı takan kim? Öyle görün yeter. Bu yüzden emerek büyüdüğümüz memeleri kapatmak için bu kadar çabalıyoruz, kadınların kafasını bez parçalarıyla sararak "var ama yok" hale getirmeye çalışıyor, adına da özgürlük diyoruz. Kadınları sevmiyoruz ve sevmemeye devam edeceğiz. Ta ki bütün insanlar, kadın (gibi) olmanın kutsallığını fark edene dek.

İlgili şarkı:

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

25 Şubat 2011 Cuma

Sosyal medyada adab-ı muaşeret

Sosyal medyadan uzak durmak, hatta internet kullanmamak birkaç yıl öncesine kadar 'cool'du. "Benim facebook hesabım yok" derken alınan haz, hiçbir şeye değişilmezdi. Ta ki durmadan aklımızı çelen arkadaşa uyduğumuz, "Nedir ya bu facebook, bir bakayım" dediğimiz güne kadar...
2007'den beri facebook kullanıyorum. Başlarda işlevini tam olarak anlayamamış, ilk birkaç ayımı arada bir çevrimiçi olup ilkokul arkadaşlarımı aramakla geçirmiştim. Sonra fotoğraf paylaşımları, derken videolar... Ucuz bir iletişim aracı olması ve kolayca organize olabilmeniz de cabası. Haliyle artık sanal alemin vazgeçilmezlerinden biri facebook ve Twitter.
Geçtiğimiz yaz sıkılıp profilimi kapatmıştım, ne var ki sokaktan bulduğum kediyi sahiplendirmek için yeniden aktive ettim ve o gün bugündür bir daha kapatmaya elim gitmedi.
Günlük hayatın birebir yansıması olmasa da benzer davranış özellikleri gösteriyoruz bu sitelerde. Bir başkasının duvarına yazılar yazıyoruz, paylaşımlarımıza istediğimiz kişiyi etiketliyoruz, yorum yapıyoruz... Neredeyse bir organizma haline gelen bu siteler, kendi içinde bir 'sosyal medya adabı' bile geliştirdi. Uzun zamandır arkadaş sayısını 170'ten yukarı çıkarmamaya özen gösterip, yavaş yavaş 190'lara ulaşan biri olarak, sosyal medyadaki alışkanlık haline gelen bu davranışlarımızı biraz irdelemek istiyorum.

Özel mesajlara geç cevap verme: Sanırım bu, messenger'dan ya da mail yollamanın popüler olduğu zamanlardan kalma bir alışkanlık ama artık bütün sosyal medyaya yayılmış durumda. Bir soru soru sormak için mesaj attığınız kişi size 2 hafta sonra dönüyorsa, bunu cool görünmek için yaptığından emin olabilirsiniz. (Belki çevrimiçi olmamıştır, mesaj kutusu doludur, geç görmüştür diyenler, çok iyi niyetlisiniz, kib öptüm bye)

Paylaşımları hususileştirme: Güzel bir video ya da yazı paylaştınız. 5 dakika sonra ana sayfada "bla bla and bla bla shared a link" yazısını gördünüz. Bir de baktınız ki sizin isminiz yok. Yani sizden gördüğü halde sizin profilinizden paylaşmayıp, linki tekrar kopyalayıp yapıştırmış. Bu davranış büyük ihtimalle, paylaşımın kendisi tarafından bulunduğu düşüncesini uyandırmak ya da "via xxx" şeklinde kişinin reklamını yapmak istememesinden kaynaklanıyor olabilir. Şahsen ben beğendiğim paylaşımları, gördüğüm kişinin üzerinden yapıyorum.

Ana sayfadan kişi gizleme: Hatır gönül işleri, bu sitelerin olmazsa olmazıdır. Sünnetçinizin oğlu sizi bulmuş, e eklesen bir dert, eklemesen bir dert. Hadi ekledik diyelim, "Bu ViDeoYu PayLasHmaYaN HıRısDiyanDır" şeklindeki paylaşımlarını görmek de kabus! Silsen burnu kalkık olursun, silmesen kendine zarar. O halde ne yapıyoruz, ana sayfadan "hide" yaparak gizliyoruz. Sizi kimin gizlediğini anlamak için de küçük bir taktik: Uzun zamandır notifications kısmında ismini görmediğiniz kişi 4-5 ay gibi periyodlarla eski - yeni paylaşımlarınızı beğeniyor ya da yorumluyorsa, bu; sizi gizlediğini ve ara sıra aklına düştüğünüzde profilinize baştan sona baktığını gösterir.

Doğum günleri: "Benim doğum günümü kutlamayanlarınkini ben de kutlamıyorum" şeklinde duyduğum ve bana "Kimin kutladığını nasıl hatırlıyorsun yav" dedirten garip trip. Tabii ki genel olarak kızlarda hakim.

RT etme vs. yeniden yazma: Özgün bir tweet yazıyorsunuz ya da sizin yaratımınız olan bir fotoğraf/tasarım paylaşıyorsunuz. 38 görüntüleme ve 2 RT alıyor. "E olabilir, nolcak" diyorsunuz ki ertesi gün bir de ne göresiniz? Sizin tweet'inizi birebir paylaşıp sonuna ":)" ekleyen biri, sizden daha az takipçisi olmasına rağmen 2.456 görüntüleme ve 100+ RT alıyor. Gel de çıldırma! Hırsızlıktan başka bir şey değil bu bana göre. Çok beğeniyorsan RT edersin, ha, o kişinin reklamını yapmak istemiyorsan paylaşımına da müdana etmezsin.

Tweet silme: Birine hitaben yazdığınız cevabı, hemen akabinde silmek demek oluyor efenim bu. Bence sosyal medyadaki en garip ve en ayıp davranış. Benim de "Hahaha", ":)))", "Evet" şeklinde tweet'ler sildiğim oluyor ama en azından ertesi günü bekliyorum. Muhatabımı, pilava ters konmuş kaşık gibi ortada bırakmıyorum. Eğer kimseye cevap vermek istemiyorsanız, hepimizin severek takip ettiği Ozan Önen gibi özel mesajla yanıtlamayı tercih edebilirsiniz.

Benim aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Sadece bir eğlence ve yerine göre öğrenim aracı olarak kalması gereken yerleri günlük ihtiraslarımızın ve küçük hesaplarımızın arenasına döndürmek, bana kalırsa milletimize has bir şey. Her konuda olduğu gibi bu konularda da duygusal, hassas ve asabiyiz. Keşke biraz relaks ve daha ahlaklı olabilsek.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

24 Şubat 2011 Perşembe

Aklı selim sahibi insan aranıyor

Soner Yalçın'ın göz altına alınmasından beri kimin, nasıl gazeteci olduğu daha bir anlaşılır hale geldi. Demokrasi sevdalıları, Kürtler için göz yaşı dökenler, muhafazakar liberaller (ne demekse), laikler, kafatasçılar... her kim varsa. Türkiye'de her meselede olduğu gibi, gazetecilikte de itidalli ve aklı selim yaklaşım eksikliği var. Ya o uçtayız ya bu uçta. Daha da fenası, bu iki ucun temsilcileri, kitlelerini de kutuplaştırıyorlar.
2002'den beri süregelen iktidar, ya tamamen kendisine yaranmaya çalışan, ya da üzerinden korku söylemleri yaratan, iki uçlu bir basın yarattı. Yıllar önce bambaşka bir düşünceyi savunanlara eski yazıları okutulduğunda "İnsanlar değişebilirler" diyerek kendilerini savundular. Herkes değişti ama düşene vurma alışkanlığı hiç değişmedi.
Soner Yalçın'la aynı fikirde olmayabilirsiniz, kişisel meseleleriniz olabilir, Odatv'nin yayın anlayışı size hiç uymayabilir. Ama liberal olduğunuzu iddia ediyorsanız, insanlar sizden, muhalif seslerin susturulmasına karşı da kanınızın son damlasına kadar savaşmanızı bekleyecektir. Sadece faili meçhul cinayetlerden bahsederek, yıllardır zulme uğrayan Kürtler'den, Türkler'e karşı duyduğunuz 'sevgisizliği ve empati eksikliğini' vurgulayarak elde ettiğiniz 'Azınlıkların prensi, ezilmişlerin sesi cesur insan' payesi ve başınızın üzerindeki hale, samimiyetinizi kanıtlamaz.
Yıldırım Türker'i kişisel olarak beğenmem. Liberallerin Yılmaz Özdil'i gibi gelir bana hep. Popülist bir söylem, yakın tarihi bolca kişisel yorumlarla irdeleme ve yansıtma çabası ve Kürtlerin kendi milletine yaptığı zulmü görmezden gelip bütün cürümü T.C.'ye yükleme çabası, devamlı arkasında durduğu hümanist insan kimliğini gerçekçi kılmaz gözümde. Benim için gazeteci muhalif olabilmeli, karşı tarafın gözünden bakabilmeli, duygu sömürüsünden ve popülizmden de uzak durmalıdır.
Soner Yalçın'a gelirsek, zamanında yayınladığı çarşaf çarşaf Sabetayist ünlüler ve siyasetçiler listeleri, komplo teorileri ve gerçekliğini kanıtlayamayacağı meseleler hakkında çok kesin yargılara varmasını bir kenara bırakırsak, akan suya kapılmayıp, muhalif bir söylemle ayakta kalma çabası vermesi takdire şayan. Özellikle 2002'den beri saf değiştirenler göz önüne alındığında... Tutuklanmasına karşı çıkmak da bütün meslektaşlarının boynunun borcudur. Bir gün o ibre kendilerine de dönebilir, sırtlarını dayadıkları duvar yıkılabilir. Belki faydacı bir yaklaşım ama, en azından kendileri bir gün mağdur olduklarında, sırtlarını sıvazlayacak bir el, lehlerinde açıklamalar yapacak birkaç dost bulabilmeleri için en azından bu erdemliliği gösterebilmeleri gerekir.
Diyeceğim o ki aklı selim sahibi insana ihtiyacı var bu ülkenin. Bütün kişisel hırslarından arınmış, tarafsız düşünebilen, kendisini karşı tarafın yerine koyabilecek yetenekte sanatçılara, siyasetçilere, bilim adamlarına, gazetecilere ihtiyacı var. Çünkü bu ülke kerbelaya döndüğünde, endişeler gerçek olduğunda onlar yurtdışında kaldıkları müştemilatlarda yeni isimleriyle saklanırken, keşmekeşin içinde kalacak olan yine halk olacak.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

10 Şubat 2011 Perşembe

O böyle doğdu!

2008 yılından beri ortalığı kasıp kavuran Stefani Joanne Germanotta, nam-ı diğer Lady Gaga'nın, Mayıs'ta çıkacak olan Born This Way isimli albümünün aynı adlı ilk single'ı yarın dinleyicilerin huzuruna sunuluyor. Bad Romance ile kalıcı olacağının işaretlerini veren Gaga'nın uzun zamandır beklenen şarkısının sözleri, parça parça yayımlanırken bile kıyametleri kopardı, kaldı ki şarkının estireceği fırtınayı düşünemiyorum. Şarkı, genel olarak doğuştan gelen ve değiştirilemeyen edinimlerimizle ilgili. Bunların başında da tabii ki eşcinsellik geliyor. Tıp dünyası 70'lerde eşcinselliği hastalık statüsünden çıkardı ama bunun günlük hayata olumlu bir yansıması hala pek yok. Çünkü halen homoseksüelliği bir hastalık olarak niteleyen yazarlar, hatta bilim adamları var. O yüzden şarkı içerik bakımından hiç demode değil, bir tekrar olsa bile.
Madonna popüler kültür sınırları içerisinde yapılabilecek her şeyi yaptı. Gerek imaj, gerekse konsept olarak. Zaten kendisi de bu konuda hiç mütevazı davranmıyor ve "Benim her gösterim, bir sanat enstalasyonudur" diyor. O yüzden Madonna'nın ardından gelecek bütün popstarlar aslında bir yeniden yorum yapıyorlar. Kendilerince özgün birkaç unsur ekleyerek elbette. Kanaatimce, bu noktada ne Britney, ne de bir başkası Gaga'yla kıyaslanabilir. Çünkü Gaga, 'auteur' sanatçı olma yolunda hayli yol kat etti, ediyor da. Bir yapımcı harikası olduğunu söyleyerek meseleden sıvışabiliriz ama durum pek de öyle değil. Yazıyor, çiziyor en önemlisi de bir derdi var. Bu da Gaga'nın, Madonna'dan sonraki en önemli 'postmodern zamanlar sanatçısı' olacağını müjdeliyor.
Sadece daha fazla grotesk ve o da bunun üstüne gidiyor. Ancak erotizmi, Madonna'nın aksine, kadın hakları ve kadının bedenini, erkekten bağımsız olarak özgürce kullanabilmesi yolunda kullanmıyor, olur olmaz yerde poposunu açıyor. En azından şimdilik.
Şarkıya dönersek, Christina Aguilera'nın Beautiful'u gibi, hayata tutunamayanları, ezilmişleri, kendilerine güvenmeleri, başlarını dik tutmaları yolunda gazlayan bir şarkı olduğu yönünde eleştiriler alsa da, Beautiful'dan farklı olarak sıkı bir dans parçası olacağı şimdiden belli. Hatta 21. yüzyılın marşı olacak gibime geliyor. Tıpkı Madonna'nın hala unutulmayan klasikleri gibi...
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip