26 Aralık 2010 Pazar

Kimin eylemi?

Türk televizyonları son on yılda dizilere teslim oldu. Ondan önce de diziler vardı tabii ama her sezon yıldızı parlayan iki ya da üç dizi olur, bunun yanında haftada bir yayınlanan televizyon filmleri çekilirdi. Artık hangi kanalda ne oynar, ne zaman oynar, takip edilemez hale geldi. Sektör kendini üçe, dörde katladı, reklam payları birçok kanalın ve yapımcının ağzını sulandırdı. Onlarca yapımcı köşeyi döndü, bazı yıldız sanatçıların bölüm başına 80 bin dolar aldığı bile dillendirildi. Ama değişmeyen tek bir şey vardı; o da şartları bir türlü insanileştirilmeyen set işçilerinin, yani o 120 dakikalık yapımların ekrana gelmesinde payı en büyük olan grubun kazandığı para, çalıştığı süreydi. Bazen tam bir gün durmaksızın çalıştılar, sigortaları yapılmadı, set kazalarına kurban gittiler, sağlıklarını yitirdiler. Nihayet sonunda "Yerli Dizi Yersiz Uzun" eylemi yapıldı, sesler yükseldi. Sendikalaşmak için birlik olmalı, tek yumruk haline gelmeliydi çünkü. Eylem günü televizyonda izlediğim kadarıyla oyuncuların birçoğu da oradaydı. Yıldız olanları da vardı, daha az tanınanları da... Bazı yapım şirketlerinin destek verdiği de belirtilmişti ama Medyapım ve Ayyapım gibi pastanın en kremalı tarafını yiyen iki şirketin, eylemi desteklemediği yazılıp çizilmişti. Açıkçası ben, eylemde oyuncuların ön planda olmasından fazlasıyla rahatsız oldum. Çünkü bu eylem; sesini duyuramayan, feryadı cevapsız kalan, yani, verdiği emeğin karşılığını alamayan işçilerindi... Halbuki oyuncular, belki 14-15 saat çalışsalar bile, yaşamlarını kaliteli bir şekilde idame ettirebilecekleri kadar ücretler alıyorlar. Üstelik emeklerinin tam da karşılığı kadar. Senaristler için de aynı durum söz konusu. Halbuki kamera arkasındakilerin durumu bu kadar iç açıcı değil. Belki, oyuncuların her mikrofona kafalarını uzatmasının sebebi, "Arkanızdayız, biz de sizin yanınızdayız" mesajını vermek olabilir. Şahsen ben bu kadar iyi niyetli değilim. Çünkü halk, bunun, set işçilerinin değil, oyuncuların eylemi olduğunu düşünebilir, "Cukkayı götürüyorsunuz, bir de şikayet ediyorsunuz" gibi negatif bir tepki çekebilir. Diğer yandan, acaba oyuncular, bu hiç de insani olmayan tabloda payları olduğunu düşünmüyorlar mı? Eğer süre 45 dakikaya inerse, yapımcıların, yıldız oyunculara bölüm başına verdiği parayı hatrı sayılır oranda indireceğini biliyorlar mı? Biliyorlarsa helal olsun, ama devranın yine aynı şekilde döneceğini düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Çünkü hepimiz, iki dakikalık bir sahne için gerekli olan tükenmez kaleme bile yapımcının para ödemediğini, sponsorlarla işi hallettiğini biliyoruz. Kaldı ki reklam payı düştüğü halde, oyuncularına 40-50 bin saçsın...
Eylem güzel. Seslerin yükselmesi daha da güzel. Ama, pankartı ters tutan Sinem Kobal yerine, gerçekten bu mesleğe yıllarını vermiş, yine de hala hak ettiği yaşam kalitesini elde edememiş bir set emekçisi çıksaydı kürsüye, daha iyi olmaz mıydı?
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

14 Aralık 2010 Salı

"Her şeyden biraz" insanı

Twitter, Facebook gibi sosyal paylaşım ağlarının, hayatımızda büyük değişiklikler yarattığı bir gerçek. Günlük konuşma dilimizi, beğenilerimizi, kendimizi ifade edişimizi, hatta belki de bu kuşağın, gelecek nesillere aktarımını bile etkileyen bir etken olduğu yadsınamaz. Herkesin, babasının çiftliği gibi cirit attığı bu siteler ve oralarda açılan profiller, aslında kendi 'marketing'imizi yapmamıza da fırsat sunuyor. Bir anda hepimiz blogger, computer engineer, amateur dentist, rallici, gurme, yaşam koçu, vahşi yaşam fotoğrafçısı ve evlilik danışmanı olabiliyoruz. Seçim yapmaksızın hem de, hepsi bir anda!
Açıkçası Türkiye'de birçok insanın Dunning-Kruger sendromundan muzdarip olduğunu düşünüyorum. Üniversite bitirmiş, aklı başında, okuyup yazan adam trafiğe çıktığında eli ayağına dolaşıp, ne yapacağını şaşırırken, ilkokul ikiden terk kamyon şoförü gevrek gülüşüyle magandalık yapıyorsa, bu böyledir. Tabii bu sendrom, günlük yaşantımızın her alanında kendini gösteriyor aslında. Okulda, iş yerlerinde ve birçok yerde...
Mesela Ömür Gedik. Alin Yaşçıyan varken, Gedik'in film eleştirmeni diye geçinmesini adaletsiz buluyorum. Bu öyle bir titr ki, plastik cerrahım demekle aynı şey gibi geliyor bana. (Sinema tv mezunu olmanın verdiği hassasiyet belki de) En nitelikli film eleştirisi "Hmm, Angelina Jolie'nin basenleri iri çıkmış ama film güzel" şeklinde olan bu popüler şahsiyet, neye dayanarak film eleştirmeni olduğunu iddia edebiliyor? Sinemayı sevmek, ya da çok film izlemek, bu sıfatı almayı hak etmeyi sağlar mı? Ben bir sinema tv mezunu olarak, hayatımda bir kez bile sinemacıyım demedim, diyemedim. Çünkü bunun, gerçek emektarlara hakaret olduğunun bilincindeyim. Film eleştirisi de yapmadım, çünkü bunun için Freud, Lacan ve Jung'un yalanıp yutulmuş olması gerektiğini, her şeyden öte üstün bir entelektüel birikim lazım geldiğini çok iyi biliyorum. Bunun yanında Umberto Eco, André Bazin gibi isimlerin kuramlarını ve göstergebilim bilmek, daha ziyade, tüm bu bilgileri, bir filmi okuyacak kadar harmanlayıp, analiz etmek gerektiğini de...
Gedik'i günah keçisi ilan etmek değil amacım, ondan yola çıkarak bu yazıyı yazdığım için örnek olarak da onu verdim. Yoksa o kadar emsal var ki... Ben bu kadar kendini bilmezlik içinde, Mahsun Kırmızıgül'ün "Bir Mahsun Kırmızıgül filmi" yerine, "Yazan - Yöneten: Mahsun Kırmızıgül" yazdırmasını büyük bir erdem olarak görüyorum. Kendisine yöneltilen eleştirilerde de itidalli olmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu iki söylemin, birbirinden ne kadar farklı olduğunu sinemayla ilgilenenler bilir.
Son söz olarak, eğer evimize çağırdığımız ustadan memnun kalmıyorsak, saçımızı yaptırdığımız kuaföre lanet yağdırıyorsak, karın boşluğumuzda unutulan gazlı bez bütün hayatımızı mahvediyorsa, işini sevmeyen, iyi yapamayan, her şeyden birazcık olan ve ihtisastan bihaber olan insanlar yüzündendir diyorum ve şimdi bir moda çekimine yetişmek, ardından binicilik dersi vermek üzere yola çıkıyorum.

www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

Şarkıları dağlara olan bir adamı aklamak

Hayatımda gri yoktur, ya siyah, ya da beyaz vardır. Ama Ahmet Kaya, hayatımdaki ender grilerden biri. Çünkü: Müziği bana hitap etmiyor, sesi de. Ama bir yandan protest müziğin Michael Jackson'ı olduğunu da biliyorum. Çünkü kuru kuru protest müzik yapmıyordu, şarkılarına, siyasi söylemlerini çok sanatsal bir şekilde yediriyordu. Ortaya hem derdi olan, hem estetik eserler çıkarıyordu haliyle. Evimizde de dinlenirdi, kasetleri ve bir CD'si vardı. Kulağım aşina yani.
1999'da cereyan eden MGD gecesini de net hatırlıyorum. Klasik bir Atatürkçü ailenin çocuğu olarak, içten içe hayal kırıklığına uğramıştım, eğer albümlerini dinliyor olsaydım, bırakırdım. Ama bizde dinlenmeye devam etti. Çünkü, onun şarkılarından bir Atatürkçü de anlam çıkarabilirdi, Kürdistan sevdalısı da...
Ama, şimdiki aklımla, Kaya'nın söylemlerinden dolayı linç edilmesini ne kadar yanlış buluyorsam, sevenlerinin son zamanlarda girdiği aklama çabasını da anlamsız buluyorum. "Ahmet Kaya, konserlerinde PKK sempatizanlığı yapmazdı", "Ahmet Kaya kimseye şerefsiz demedi", "Ahmet Kaya, 'Dağdaki adamın paraya ihtiyacı var' demedi" gibi haberleri samimiyetsiz ve gereksiz buluyorum. Çünkü Ahmet Kaya zaten ülküsü için müzik yapan bir insandı. Yani Kürtlerin, şimdi elde ettiği hakları, o zaman elde etmeleri gerektiğini söylediği için hain ilan edilmişti. Bağımsız Kürdistan isteğinin olduğu da su götürmez bir gerçek. Peki, bizzat yakınlarının tüm bu idealleri yalanlaması, yok sayması neden? Madem karşımızda, resmi ideolojiyle derdi olmayan, sadece müzik sevdalısı olan bir adam varsa, Ahmet Kaya'nın sıradan bir türkücüden farkı ne? Şarkılarım dağlara derken, dağ çileklerini mi kastediyordu?
Dediğim gibi, Ahmet Kaya'nın saçma sapan nedenlerle adının çamura bulanması kadar, bu aklama işinden de bir şey anlamıyorum. Madem bir Ahmet Kaya var oldu, daha doğrusu kendini var etti, izin verin de sevecek olan, olduğu gibi sevsin.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

9 Aralık 2010 Perşembe

Aile nedir?

Geçtiğimiz ay, Antalya'da düzenlenen "Din, Gelenek ve Modernite Bağlamında Bir Değer Olarak Aile" konferansında Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, yine çok tartışılacak şeyler söyledi. Daha önce de bir çok gaffa imza atan Bakan, bu sefer eşcinselliği resmen bir hastalık olarak nitelendirdi ve ailenin varlığını tehdit eden unsurlardan ensestle yan yana andı. (Büyük ihtimalle, mecburi olarak karşı cinsiyle evlenen eşcinselleri bilmiyor, Sn. Kavaf) Halbuki önceki homofobik açıklamalarında bütün LGBTT topluluklarınca topa tutulmuş, hakkında söylenmedik kalmamıştı. Demek bu protestolardan ya haberi olmamış, ya da kulak erdı etmiş kendisi.
Geçtiğimiz günlerde NTV Soruyor programında da konferansta tartışılan başlıklar masaya yatırıldı. Ağzım açık izledim desem abartmış olmam, çünkü eşcinsellik, konuk psikiyatrlardan biri tarafından tedavi edilebilir olarak bahsediliyordu. Berideki, bunun bir tercih olduğunu söylüyordu. Yani bilim insanı diye geçinenler, yıllardır tıp literatüründeki gelişim, değişimleri takip etmiyordu. Bir bakıma Ortaçağ zihniyetiyle mesleklerini icra ediyorlardı. Ne var ki Wikipedia vasıtasıyla yapılacak küçük bir araştırmayla, şu satırlara rahatlıkla ulaşılabiliyor: Amerikan Psikiyatri Kurumu, 1973 yılında eşcinselliği, "Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu"ndan çıkarmıştır. 1 Ocak 1993 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) eşcinselliği "Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması"ndan çıkarmıştır.
Bunun yanında, aile denen kavram altında tartışılacak o kadar konu varken, salt homoseksüellikle uğraşılması da, ne kadar ilkel bir toplumda yaşadığımızın en büyük kanıtı. Ensest, aile içi şiddet, kızların başlık parası karşılığında alınıp satılması, imam nikahı, kuma, tecavüz gibi onlarca konu başlığı varken hem de...
Türkiye gibi konservatif ülkelerin yumuşak karnıdır aile. Her halt yenir, ama aile adı altında bir güzel hasır altı edilir. Cinselliğin bastırıldığı, ayıp, günah diye korku unsuru haline getirildiği coğrafyalarda kurulan aileler de diğer her şey gibi sakat oluyor haliyle. Çünkü insanlar bireyleşemiyor, cinselliğini keşfedemiyor, keşfetse de yaşayamıyor, yaşasa da eline yüzüne bulaştırıyor. Nereden baksanız sakat!
Bu konferansta vurgulanan hiçbir madde, aile denen olgunun sağlıklı gelişimine, muhafazasına falan yarayacak nitelikte değil. Tam tersine, içine kapalılığı, gelenekselliği, farklılığı görmezden gelmeyi körükleyen maddeler bunlar. Hele ki kadınlar için hiçbir pozitif madde yok neredeyse. Bunun yerine kürtaj tü kaka gösterilmiş. Yani kocasının tecavüzüne bile uğrasa (gayrı meşru ilişkiyi falan karıştırmıyorum bile, fazla lüks) o ilişkiden doğacak çocuğu doğurmama hakkı yok kadının. Sakat doğum tespit edildiğinde ise adı kader, doğuracaksın. Zira, vazifen bu!
Bu söylemler anca, resmi ideolojinin yaratmaya çalıştığı birey prototipinin geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına yarar. Kızının erginleşmesini dört gözle bekleyen sapık baba, karısına tecavüz eden ilkel kocaya parmak dahi sallamaz.
Ailenin yüceltilmesinin, özellikle son yıllarda altının sıklıkla çizilmesinin altındaki nedenlere de değinmek gerekir. Programda yapılan tespitlerden biri, ailenin, serbest piyasa ekonomisinin işine gelen bir kavram olduğuydu. (ABD'de, 50'li 60'lı yıllarda yayınlanan televizyon reklamlarının yarısından fazlası ev kadınlarını hedef alıyordu. Çünkü çalışmıyorlar, sadece tüketiyorlardı) Bunun yanında, kol kırılır yen içinde kalır düsturunun en belirgin örnekleri ailede görülüyor. Bireyken, canla başla hakkını arayabilecek olan kişi, ailesi söz konusu olduğunda susmak zorunda kalabiliyor. Bu da, 'örnek toplum' manzarasını tamamlıyor. Devlet, istediği insan profilini bu sayede daha rahat yaratıyor.
Türkiye gibi modernizmi tam olarak yaşayamamış toplumlarda, aile daha da önemli hale geliyor. Kırsaldan kente ailesiyle göçenler, yine ailesiyle adapte olmaya çalışıyor, çoğunlukla tutunamıyor ve suç oranı artıyor. "Gurbet eller"de kötü yola düşmemek için var gücüyle birbirlerine sarılsalar da, yaşadıkları sosyo ekonomik şok, değerlerini yitirmelerine yol açıyor. Olsa olsa, konferansta bahsedilen düşman modernite; budur.
Diyeceğim o ki, aile toplumun temelidir, kabul. Ama sırf kurmuş olmak için aile kurulmaz. Üç çocuklu aile, daha çok aile olmaz. Siz eşcinselleri tehdit unsuru olarak görürken, köyünde, karısını uyuttuktan sonra kızının yanında biten insan müsveddeleri pislik saçmaya devam ediyor. Ekonomik özgürlüğünü eline almış, evlilik dışı çocuğunu doğurup, nice aileden daha hakkıyla bakan - yahut kürtaj olan, hemcinsiyle ilişki yaşayıp, kimsenin çocuğunu kuytularda kıstırmayan vatandaşlarla uğraşana kadar, o kadar sorun var ki Sayın Bakan!
Başlıktaki soruya gelirsek, bence günümüzde aile denen kavram, her türlü çer çöpün içine tıkıldığı süslü bir hediye pakedi, dogmalarımız da üzerindeki fiyonk.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

7 Aralık 2010 Salı

Şu avatar meselesi...

Hafta sonu, Facebook'ta, çocuk istismarına karşı avatarların bir gün boyunca çizgi film kahramanlarıyla değiştirilmesine ilişkin bir kampanya daveti gördüm. Elbette, bunu yaparak dünya üzerindeki çocuk istismarlarının tak diye kesilmeyeceğini ben de biliyordum fakat katılmakta bir beis görmedim. Hatta hoşuma bile gitti; herkesin avatarının rengarenk, çocukluk kahramanlarımızla donatılması. Tabii mesele burada bitmedi. Avatarını değiştirenlerle değiştirmeyenler arasında laf dalaşları, hakaretleşmeler başladı. Böyle yaparak çocuk istismarı mı önlenirmiş, hepimiz sürünün parçasıymışız, bla bla bla... Bunu ne kadar yanlış buluyorsam, avatarını değiştirenlerin, değiştirmeyenleri duyarsızlıkla itham etmesini de yanlış buluyorum. Sosyal alemdeki kampanyalara ulvi amaçlar yüklemekten daha saçma bir şey olamaz. Olsa olsa, bu sembolik eylemlerle ortak bir bilinç yaratılabilir, o da olmazsa mesele gündeme getirilebilir, çözüm yolları tartışılabilir. Ama biz içeriğe değil, biçime takılı bir millet olduğumuz için çocuk istismarından çok, bu uygulamayı konuştuk.
Hatta ertesi gün "Sakın profillerinizi çizgi film avatarı yapmayın, pedofiller bu yöntemle çocuklara daha kolay ulaşmaya çalışıyorlar" gibi bir deli saçması ortaya çıktı. Bundan daha abes bir şey olamaz. Bir kere bu sapık sujemiz, gözüne kestirdiği çocuğu kandırmak istiyorsa, böyle büyük çaplı bir kampanya başlatmasına gerek yok. Sadece kendi avatarını değiştirerek, adını da "Bieber Boy" yaparak en az 50 çocuğu kandırabilir. Bu bir. Bunun yanında geçtiğimiz baharda patlak veren Siirt rezaletiyle ilgili bir sürü 'gerçek' kampanya yapıldı. T.C. kimlik no'larımız, isimlerimiz buralara yazıldı, dijital imzalar atıldı. Sonuç nedir? Hala neden ses yok? Öyle görünüyor ki bu da; tıpkı avatar değiştirme kampanyası gibi dişe tırnağa dokunur bir sonuç getirmedi. Lafla peynir gemisi yürümezcilerden birinin sonuca ulaştığı gün ben yaptığımdan utanacağım ve profil resmimi değiştirdiğim için özür dileyeceğim. Tabii önce hakaret eden duyarlı vatandaşlarımız özür diledikten sonra.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

25 Kasım 2010 Perşembe

İllegal albüm indirmek vs. kedi çalmak

Başlık biraz garip oldu ama benim uydurmam değil. Zira Sıla'nın Twitter hesabından yazdığı bir tweet'ten esinlenerek yazdım. "Konuşmadığımız Şeyler" var albümünü çıkaran sanatçı, albümünü internetten indirenlere hitaben şöyle bir şey yazmış: Efendiler! Ha evimden kedimi çalmışsınız, ha internetten albümümü illegal! Daha da kuracak cümlem yok size! Biraz öfkeli, biraz da sitemkar bir ileti. Söylemekte haklı mı? Yerden göğe kadar. Ama iş, sadece bu kısımdan ibaret değil.
Geçtiğimiz günlerde Orhan Gencebay da benzer bir şeyler söyledi ve "Türk halkından utanıyorum" gibi bir çıkışta bulundu. Bu daha keskin ve tepki çekecek türden bir söylemdi. Netekim çekti. Sözlükler ardı ardına Gencebay hakkında yazılarla doldu, illegal müzik indirenler üstüne alındı ama müzik yapımcıları ve yorumcular, acaba hiç özeleştiri yaptılar mı, bilmiyorum.
Öncelikle, Türkiye'de neden illegal müziğin bu kadar revaçta olduğunu biraz irdeleyelim. İlk etken tabii ki ekonomik. (Fakir edebiyatı yapmak değil amacım, ama gerçek bu) Eskiden 90'lık kasetlere çekilirdi arkadaştan alınan orijinal kasetler. Kalan tarafına da daha az sevilen bir sanatçının lokomotif şarkısı kaydedilir, çoğunlukla bant yetmez ve yarıda kalırdı. Sonra korsan kaset ve CD akımı başladı. Köşe başında bunları alenen satanlar, ya da seri üretimini yapanlar gırla gidiyordu. Zabıta ekipleri topladıkları illegal ürünleri, sokağın ortasına dağ gibi yığıp, kamyonla üstünden geçiyordu. Bir işe yarıyor muydu? Hiç sanmam. Derken hayatımıza internet girdi, şarkılar tek tıkla, hiçbir ücret ödemeden bilgisayarımıza inmeye başladı. İşin bu noktasında sanatçılar kesinlikle haklı. Aylarca stüdyoda çalış, kafa patlat, emek ver, para yatır, sonra birileri senin 1 yıllık çalışmanın ürününü 10 dakikada indirsin. Kim olsa kızar. Ama madalyonun bir de öbür tarafı var. Yabancı albümler 19.90 ile 30 lira arasında değişirken, yerli albümlerin 15-20 liraya satılması gerçekten abes. Bir kere bize, bu paraya değecek müzikalitede ürün sunan sanatçı sayısı 5'i geçmez. Hadi bunu yok sayalım, değse bile, internetten indirmek varken, kimse gidip o albümü satın almaz. Kimler alır peki? O sanatçının koyu hayranları, koleksiyonerler, kartonet hastaları (benim gibi), fotoğraflara bakmayı, şarkı sözlerini okumayı seven fiziksel CD fetişistleri ve internetten müzik indirmeyi vicdanen doğru bulmayanlar. Asgari ücretin 600 küsur lira olduğu bir ülkede illegal müziğe rağbet olmasına şaşırmamalı. Bunun yerine albüm fiyatlarında revizyona gidilmeli, en azından jewel case denen, bildiğimiz CD kutularında değil, ön ve arka kapaktan oluşan bir zarf içinde sunularak, ekonomik edisyon adı altında piyasaya çıkarılmalı. Böylece maliyetten kısılacak ve isteyen kitapçıklı albümü alacak, isteyen zarflı albümü... Bundan başka, tıpkı bazı yabancı şarkıcıların yaptığı gibi, sadece internette yayınlanmak üzere şarkılar yapılıp, cüzi miktarlara indirme imkanı sunulmalı. Sanırım bunun ilk örneklerinden birini eski Kargo elemanlarından Koray ve Serkan yaptı. Yani çözüm üretmeden şikayet etmenin bir faydası yok. Ne siteleri kapattırarak, ne de bu sitelerden müzik indiren bir kurban seçip 22 yıl hapis cezası vererek bu iş halledilebilir.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip

18 Kasım 2010 Perşembe

Geç kalmış bir kurban yazısı

Malumunuz, şu sıralar kurban bayramını idrak ediyoruz milletçe. Kimimiz bir ay boyunca tıka basa yiyeceği kavurmaların hayaliyle yanıp tutuşurken, kimimiz bu tabloya olanca gücüyle karşı çıkıp, bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ben ikinci gruptanım. Öncelikle bu karşı çıkışı da kendi içinde ayırmak gerekli bence. Çünkü ne zaman bir kurban tartışması açılsa, kurbancı taraf, karşısındakinin argümanını hiçe sayarak, Doğudaki örenleri ziyaret eden turistlere ezbere metin okuyan çocuklar gibi bütün bildiklerini saymaya başlıyor.
Efendim, öncelikle bu karşı çıkan grubu da alt başlıklara ayıralım:
a) Et yiyenler, ve fakat, Tanrı için hayvan kurban edilmesine karşı çıkanlar.
b) Hiçbir şekilde hayvansal besin tüketmeyenler, her türlü hayvanın kurban edilmesine karşı çıkanlar.
Açıkçası b şıkkı, bu tür tartışmalarda alnı ak çıkması en garanti şık. Çünkü "Etleri lüp lüp yiyon, sonra da moderenlik taslıyon" vb. suçlamalara maruz kalmıyorlar.
Öncelikle, et yiyen bir insan da pekala hayvansever olabilir. Vejetaryen olmaması, onun bu hakkını elinden almaz. Onun savunduğu; modern kesim teknikleri varken, mis gibi kasaplarda satılmak üzere, otomatik kesim ve paketleme makinelerinde, insan tenine, türlü çeşit pis yere değmeden işlenen ve tüketilmeye hazır hale getirilen etler varken, hala ilkel kabileler gibi topluca hayvan katletmenin yanlış olduğudur. Çünkü bu yöntemin, bir şaman adetinin günümüze uzantısı olduğunun farkındadır, öyle olmasa bile, zamanında bu amelin, ticari, komünal ya da sosyal gerekçeler sebebiyle insanlara ibadet olarak belletildiğini bilir. Hal böyle olunca da kurban kesmeye gayet tabii karşı çıkma hakkını kendinde görebilir. Akşama mis gibi pirzolayı afiyetle yiyeceğini bilse de!
Gelelim b şıkkına. Bu şıktan insanların vegan olanlarını anlayamadığım gibi, ekolojik sebeplere vejetaryenliği seçenleri anlayabiliyor ve saygı duyuyorum. Onlar, dünyanın kaldırabileceğinden fazla hayvan yetiştirilmesinin, çevreyi ve dünyanın geleceğini nasıl olumsuz etkilediğini, bir büyükbaş hayvanın dışkısının yıllar boyu nasıl sera etkisi yaptığını bilir ve sadece onlara acıdığı için değil, bilinçli bir doğa düşkünü olduğu için bu hayatı seçer. Aynı zamanda bu hayvanların yine haddinden fazla üretilip, tüketilmesinin besin zincirini nasıl olumsuz etkilediğini, adeta domino taşları gibi, dönüp dolaşıp kabağın Afrikalı çocukların başında patladığını da bilir. Çünkü bu etler fakirlere gitmez bilindiği üzere, yine koca popolu obezlerin midesine iner, bir yandan da kapitalizmi besler. Amma... Hayvanlara yazık oluyor diyen vejetaryenlerin yarısının evinde mutlaka kedi, köpek vardır. Bunlar otla beslenmiyor ya? Et yiyor hayvan. O halde bu argümanın desteksiz, çift yüzlü (iki yüzlü demedim bak) ve oynak bir havası olduğunu hepimiz anladık, değil mi?
Hayvan kesilmesine karşı olmayanların diğer bir söylemi de "Fakir fukara et yiyecek ama". Külliyen yalan. Belki kasabalarda ve bazı taşra bölgelerde böyledir ama metropollerde herkes kendi çalıp, kendi oynuyor. Fakir yine akşama menemen yiyor, bunu da bilin.
Gelelim Tanrı'nın kurbanı, gerçekten fakir fukara et yesin diye yollayıp yollamadığına. Şu yazıda her şey olduğu gibi belirtilmiş, müsaadenizle linkini yazıyorum: Kan Akıtma Yoluyla İbadetin Dindeki Yeri Burada da okuyacağınız üzere, kutsal kitaplarda kurban, muhtaçların boğazından bir lokma et geçsin diye değil, Tanrı kan istediği için ibadet haline gelmiştir. Bu söylemi de attık bir kenara.
Elimizde kalanlara bakarsak, bütün hayvanların yaşama hakkına saygı duymamız gerektiğini bir kenara not etmeliyiz öncelikle. Dindar da olsak, ateist de olsak. Bunun yanında etin, insan beslenmesindeki önemini de unutmamalıyız. Özellikle gelişim çağındaki çocuklar ve 0 kan grubuna dahil olanlar için... Ve artık ibadetlerin günümüze ayak uydurması, sosyal paylaşım adına daha yararlı hale getirilmesi için hepimiz çaba sarf etmeliyiz. Asgari ücretle 6 çocuğa bakan komşumuzun, o etleri saklayacak bir buzdolabı bile yoktur belki. Halbuki bunun yerine o kurbanın parasını versek onlara, isterse et alsın, isterse çocuğuna mont alsın, isterse kirasını ödesin. Ama anlatamazsınız ki, Tanrı kan istiyor. Laf üstüne laf olmaz, haşa. Yine de hatırlatayım: Lösemili Çocuklar Vakfı
Hepimize iyi bayramlar.
www.tips-fb.com TwitterTwitter Takip